O işaret, karanlığın içinde dünkünden biraz daha insan elinden çıkmış gibiydi.
Barış duvarın önünde durdu.
Bir süre kıpırdamadı.
Dün gördüğü kısa çizgiler.
Altında kıvrılan küçük iz.
Sıradan bir çizik demek istese, öyle görünüyordu.
Taşın kırık izi dense, belki inanabilirdi.
Ama inanmak için… fazla sessizdi.
Yeraltının derini sabahı unutmuştu.
Yukarıda ışık kayaları beyaza boyuyor olmalıydı.
Göreme vadilerinde rüzgâr esiyor, turist sesleri kuru göğe karışıyor olmalıydı.
Ama burada hiçbir şey genişlemiyordu.
Ses uzamıyor.
Işık ulaşmıyor.
Nefes bile duvarlara yakın kalıyordu.
Barış telefonunu çıkardı.
Dün çekememişti.

Çekerse bir şey kaybolacakmış gibi gelmişti.
Ama bugün farklıydı.
Bakmalıydı.
Karşılaştırmalıydı.
Ekranı açtı.
Eski haritanın fotoğrafını buldu.
Ankara’daki evde bulduğu o kat izi dolu kâğıt.
Belki babasının taşıdığı harita.
Bir varış noktası gibi duran… ama tam olarak varış olmayan bir şey.
Parmakları hafifçe titredi.
Fotoğraf açılınca, haritanın kenarındaki küçük işaret göründü.
Soluk.
Silik.
Yazan kişinin gücü bir yerde kesilmiş gibi duran bir çizgi.
Barış gözünü kaldırdı.
Duvara baktı.
Aynı değil.
Bunu düşündü.
Ama farklı da diyemedi.
Uzunluğu başka.
Açısı da biraz kaymış.
Haritadaki mürekkepti.
Duvardaki taşın izi.
Yine de… kıvrılışı benziyordu.
Sonunda kararsız kalmış gibi aşağı sarkan o hareket.
Babasının yazısı geldi aklına.
İmzası değil.
Bir notun kenarına sıkışmış kısa kelimeler.
Düzenli değildi.
Ama dağınık da değildi.
Aceleyle yazılmış… ama bir yerde durmuş gibi.
Bir şeye mi yetişiyordu?
Barış bu düşünceyi hemen itmek istedi.
Daha erken.
Hiçbir şey bilmiyor henüz.
Ama insanın bilmediği şey, daha kolay giriyordu içine.
“Benziyor…”
Ses çok küçüktü.
Ama yeraltında küçük olan bile büyüyordu.
Barış istemsizce arkasına baktı.
Kimse yoktu.
Turist sesleri uzaktı.
Ayak sesi yoktu.
Sadece geçit, içeri doğru incelerek uzanıyordu.
O sırada duvardaki işaretin yanında başka bir iz fark etti.
Önce gölge sandı.
Başını eğince çizgi olduğunu gördü.
Eskiydi.
Sığdı.
Neredeyse taşla aynı renge dönmüştü.
Barış biraz daha yaklaştı.
Bu bir harf değildi.
Okunacak bir şey de değildi.
Ama bir şeyi gösteriyordu.
İşaretin yanında kısa bir çizgi.
İlerisinde silik bir nokta.
Sanki biri yön bırakmıştı.
Yeraltında bir yer.
Bu düşünce geldiği anda göğsü daraldı.
Babam buraya gelmişti.
Bunu söylemek için hâlâ yeterli bir şey yoktu.
Ama “gelmemişti” demek için de… her şey fazla yakındı.
Barış elini duvara uzattı.
Bu kez durmadı.
Parmakları taşa değdi.
Soğuktu.
Sadece taş.

Ama o soğukluğun içinde… birinin zamanı kalmış gibiydi.
Babası buraya dokunmuş muydu?
Bu karanlıkta durmuş muydu?
Aynı şekilde nefesini tutmuş muydu?
Evdeki babasıyla bunu birleştiremiyordu.
Akşam masasında sessizce oturan adam.
Ayakkabılarını düzgünce bırakıp çıkan adam.
Annesinin hakkında konuşmadığı adam.
O adam… belki de burada durmuştu.
Barış’ın içinde babasının şekli hafifçe bozuldu.
Babası “olmayan” biri değildi.
Bir yerde olan biriydi.
Ama öyleyse… neden evde değildi?
Bu düşünce doğduğu anda, geçidin içinden yine o ses geldi.
Dünküyle aynı.
Taşa sürten kısa, alçak bir ses.
Barış hemen dönmedi.
Korkudan değil.
Dönerse bir şey gerçekten başlayacak gibiydi.
Ses bir kez geldi.
Sonra sessizlik.
Barış yavaşça başını çevirdi.
Geçidin içi karanlıktı.
İnce yol sağa kıvrılıyor, sonrası görünmüyordu.
Gölge üstüne gölge binmişti.
Orada bir şey olabilir de, sadece karanlık da.
O köpek.
Bunu düşündü.
Ama görünmüyordu.
Adı yoktu.
Kesin olan hiçbir şey yoktu.
Yine de Barış’ın içinde, dünden daha netti.
Duvardaki iz.
Haritadaki iz.
Babasının yazısı.
Ve içeriden gelen ses.
Hepsi aynı yerde üst üste geliyordu.
Barış tekrar telefona baktı.
Haritanın kenarındaki o işarete.
Sonra duvara.
Yine aynı değildi.
Ama benziyordu.
En zor olan buydu.
Aynı olsa, kanıt olurdu.
Farklı olsa, unutulurdu.
Ama benzeyen şeyler… bırakmıyordu.
Barış ekranı kapattı.
Karanlık tekrar önüne geldi.
O sırada duvarın altında ince bir aralık fark etti.
İki taşın arasında.
El girmeyecek kadar dar.
Ama içinde bir şey sıkışmış gibiydi.
Kâğıt değil.
Bez değil.
Küçük, kuru bir parça.

Barış nefesini tuttu.
Çıkarmalı mıydı?
Yoksa dokunmamak mı daha doğruydu?
Elini uzattı.
Durdu.
Geçidin içinden yine ses geldi.
Bu kez daha yakındı.
Barış dondu.
Bu bir uyarı mıydı?
Bir çağrı mı?
Yoksa sadece izleniyor muydu?
Bilmiyordu.
Ama bilmeden, parmakları o aralığa yaklaştı.
Taşın içinden kuru bir koku geliyordu.

Ve Barış, sıkışmış parçanın ucuna dokundu.
Tam o anda, geçidin içinde bir gölge kıpırdadı.
Dünden daha yakındı.
Parmakları hâlâ o parçadaydı.
Babasıyla ilgili izlere yaklaştıkça…
o şey de yaklaşıyordu.
Artık bundan kaçamayacaktı.

