Yeraltının havası, dünkünden daha ağırdı.
Barış girişteki taş basamaklardan inerken bunu düşündü.
Aynı yere dönmüştü sadece.
Ama ayaklarının altındaki taşın soğukluğu bile biraz farklıydı.
Yeryüzünde Kapadokya sabahının ışığı, kaya yüzlerini beyaza boyuyordu.
Rüzgâr kuruydu. Uzakta turistlerin sesleri de duyuluyordu.
Ama her basamakta o ses biraz daha uzaklaştı.
Işık da, rüzgâr da, insan varlığı da yavaş yavaş inceldi.
Geriye yalnızca taş kokusu kaldı.
Nemli toprak.
Eski hava.
Birilerinin çok eskiden burada nefes aldığına benzeyen kuru bir sessizlik.
Barış, korkuluk yerine geçen kayaya parmaklarını değdirdi.
Pürüzlü his, parmak uçlarında kaldı.
Dün de buradan geçmişti.
Geçmiş olmalıydı.
Ama bugün farklıydı.
Sanki yeraltına inen kendisi değil de, yeraltı onu bekliyordu.
Geçit dardı.
Bazı yerlerde başını eğmeden ilerlemek mümkün değildi.
Duvarlar alçak, tavan yakındı. Her nefeste göğsünün içi sessizce sıkışıyordu.
Bir tabelanın önünde birkaç turist durmuştu.
Rehber, eskiden burada birçok insanın dışarıdaki düşmanlardan saklanmak için yaşadığını anlatıyordu.
Sesi duyuluyordu.
Ama anlamı Barış’a ulaşmıyordu.
Onun gözleri, daha ilerideki küçük odaya takılmıştı.
Dün fark etmediği bir yerdi.
Oda demekten çok, taşın içine oyulmuş küçük bir boşluk gibiydi.
İçeri girince dışarıdaki sesler birden kesildi.
Sesi içine çeken bir yerdi burası.
Yerde ince kum birikmişti.
Duvarın bir kısmı kararmıştı; sanki uzun yıllar boyunca insanların eli hep oraya değmişti.

Barış yavaşça yaklaştı.
Ve duvarın alçak bir yerinde bir iz gördü.
İlk bakışta sıradan bir çizgiydi.
Taş kopmuş olabilirdi.
Eskiden biri, farkında olmadan bırakmış olabilirdi.
Ama gözlerini ayıramadı.
Üç kısa çizgi.
Altında da hafifçe kıvrılmış küçük bir işaret.
Yazı değildi.
Bir sembol de değildi.
En azından, turistlerin bakıp anlayacağı türden bir şey değildi.

Yine de Barış’ın göğsünün içinde bir şey sessizce kıpırdadı.
Benziyor.
Bunu düşündüğü anda, neye benzediğini kendisi de tam çıkaramadı.
Babasının yazısına.
Eski haritanın kenarındaki işarete.
Evin çekmecesinde bulduğu anlamsız çizgilere.
Hiçbiriyle tam aynı değildi.
Ama hiçbiriyle ilgisiz de görünmüyordu.
Barış cebinden telefonunu çıkardı.
Fotoğrafını çekecekti.
Sonra eli durdu.

Fotoğrafını çekerse, bu yalnızca bir görüntüye dönüşecekti.
Yakınlaştırılabilecek, ışığı ayarlanabilecek, birilerine gösterilebilecek bir şey.
Ama burada, şu anda hissettiği şey fotoğrafa sığmayacak gibiydi.
Bu iz, açıklanmak için kalmamıştı.
Sanki biri tarafından bulunmayı sessizce beklemişti.
“Ne yapıyordun…”
Bunu sesli söylemek istememişti.
Ama söz, dar odanın içinde küçükçe geri döndü.
Baba.
Bu kelimeyi içinden çağırdığında, ona hep bir boşluk dönerdi.
Yüzünü hatırlıyordu.
Sesini de biraz.
Ama o adamın ne gördüğünü, ne seçtiğini, nereye gitmek istediğini bilmiyordu.
Barış buraya kadar, bunu bilmeden gelmişti.
Ankara’daki ev.
Annesinin sessizliği.
Deniz’in öfkesi.
Eski harita.
Kapadokya’nın rüzgârı.
Ve uzakta defalarca beliren o köpek.
Her biri ayrı bir olaydı.
Ama bu yeraltı duvarının önünde durunca, hepsi ince bir ip gibi aynı yöne uzanıyor gibiydi.
Henüz bir çizgi değildi.
Sadece noktalar çoğalıyordu.
Bu korkutucuydu.
Eğer babası buraya geldiyse.
Eğer bu işaretin babasıyla bir ilgisi varsa.
Ailesine hiçbir şey söylemeden, buraya ne görmeye gelmişti?
Hayır.
Neyden kaçıyordu?
Barış duvara dokunacak oldu.
Sonra elini durdurdu.
Dokunursa bir şey değişecekmiş gibi geldi.
Tam o anda—
geçidin derininden küçük bir ses geldi.
Taşa sürtünen bir tırnak sesi gibi.
Barış nefesini tuttu.
Turist sesi değildi.
Rehberin ayak sesi de değildi.
Daha alçak.
Daha yakın.
Odanın girişine baktı.
Kimse yoktu.
Geçit karanlıktı ve daha içeri uzanıyordu.
Kaya gölgeleri üst üste binmişti; neresi duvar, neresi karanlık, belli değildi.
Ses bir kez daha geldi.
Bu kez biraz daha uzaktan.
Barış’ın sırtından soğuk bir şey geçti.
Korku değildi.
Tanıdığı bir varlığın hissiydi.
O köpek.
Görünmüyordu.
Havlamıyordu.
Yine de Barış nedense böyle düşündü.
Düne kadar bunu kuruntu diye geçiştirebilirdi.
Yorgunum, diyebilirdi.
Ama şimdi farklıydı.
Duvardaki iz.
Babasının gölgesi.
Yeraltının sessizliği.
Ve görünmeyen o varlık.
Hepsi, kelimesizce birbirine yaklaşıyordu.
Barış duvardaki işarete yeniden baktı.
Karanlığın içinde çizgiler az öncekinden daha derin görünüyordu.
Biri bırakmıştı.
Biri burada olmuştu.
Tam o anda—
geçidin derininden yine taş sürtünmesine benzer bir ses geldi.
Barış nefesini tuttu.
Aynı ses.
Ama bu kez farklıydı.
Bu işareti gördükten hemen sonra duyulmuştu.
Tesadüf değildi.
Bunu düşündüğü anda, göğsünün içinde bir şey netleşti.
Babasının iziyle o varlık ayrı şeyler değildi.
Bağlantılıydılar.
Ve sonra—
karanlığın içinde bir gölge hafifçe kıpırdadı.
Barış hareket edemedi.
Bu, kaçan bir gölge değildi.
Ona bakan sessiz bir varlıktı.

Adını bilmiyordu.
Şeklini de göremiyordu.
Yine de nedense biliyordu.
Bu sadece tesadüf değildi.
Burada hem geride bırakılmış bir şey vardı,
hem de hâlâ var olan bir şey.
Ve ikisi birden—
onu buraya getirmişti.

