Bazen kâğıt, açılmayı beklerken uyuyormuş gibi görünür.
Sabah ışığı biraz yükseldiğinde, evin içindeki hava da gecenin serinliğini yavaş yavaş bırakmaya başlamıştı. Pencerenin dışında Ankara iyice hareketleniyordu. Uzakta bir dolmuşun sesi duyuldu. Yokuşun altındaki sokaktan fırın kokusu yükseliyor, ona ıslak taşların kokusu karışıyordu.
Yine de koridorun sonundaki o rafın önünde, zaman biraz daha yavaş akıyormuş gibi geliyordu.
Çekmece hâlâ yarı açıktı.
Barış önünde çömeldi.
Düne kadar yalnızca bir eşyaydı.
Şimdi başka bir anlam taşıyordu.
Annesinin sessizliği.
Mührü bozulmamış zarf.
Kâğıt parçasında kalan eksik isim izi.
Hiçbiri açık bir cevap vermiyordu.
Ama hepsi, onu cevaba biraz daha yaklaştırıyor gibiydi.
İçinde böyle bir his vardı.
Barış zarfa dokunmadan, altında duran eski kâğıtları dikkatlice kaldırdı.
Kâğıtlar kuruydu. Kenarları hafifçe kıvrılmıştı. Uzun süre kapalı bir yerde kalmış kâğıdın o belli belirsiz tozlu hissi parmaklarında kaldı.
Altından katlanmış bir yaprak çıktı.
Ötekilerden daha kalındı. Rengi de biraz daha koyuydu.
Dörde katlanmıştı. Demek ki defalarca açılmış olmalıydı; kat yerleri beyazlamıştı.
Barış, onu görür görmez anladı.
Bu bir mektup değildi.
Daha geniş açılan bir şeydi.
Yavaşça açtı.
Kâğıdın birbirine sürtünürken çıkardığı ses, sabahın içindeki evde tuhaf biçimde yüksek duyuldu.
Bir haritaydı.
Basılı arazi çizgileri.
Solmuş yazılar.
İnce yollar.
Daire içine alınmış yerler.
Görmeye alışık olması gereken Türkiye şekliydi bu.
Ama nedense ilk anda anlayamadı.
Barış yere serdiği haritaya baktı.
Yeni değildi.
Köşeleri yumuşamıştı. Yer yer ince kat izleri vardı.
Ama özenle kullanılmıştı. Yırtık yoktu. Aceleyle açılmış bir hâli de yoktu.
Sanki biri, hep aynı yerleri yeniden görmek için onu sessizce defalarca açmıştı.
“…Neye bakıyorsun?”
Arkasından uykulu bir ses geldi.
Deniz’di.
Bu sabah, düne göre biraz daha ayık görünüyordu. Saçlarını düzgünce toplamıştı. Ama hâlâ yalınayaktı; koridorun soğuğunu sevmiyormuş gibi ağırlığını bir ayağından ötekine veriyordu.
Barış gözlerini haritadan ayırmadan konuştu.
“Bu, çekmecedeydi.”
Deniz yaklaşıp ağabeyinin yanına çömeldi.
Gölgesi kâğıdın üstüne düştü.
“Harita?”
“Bakınca belli.”
“Yani… onu demiyorum.”
Deniz hafifçe kaşlarını çattı.
Yüzünde alaydan çok temkin vardı.
“Böyle bir şey neden orada olsun ki?”

Bu, Barış’ın da en çok cevabını istediği soruydu.
Haritanın orta taraflarında kurşun kalemle çizilmiş silik bir çizgi vardı.
Biri cetvelle çekmiş gibi dümdüz bir çizgi değildi. Kararsız kararsız, birkaç kez üzerinden geçilmişti. Sanki emin olmak ister gibi.
Bazı yerler de daire içine alınmıştı.
Ankara.
Sonra, gördüğü isimler.
Bildiği ama kendi hayatıyla ilgisi olmadığını düşündüğü yerler.
Barış parmağını onlardan birinin üstünde gezdirdi.
Nevşehir.
O adı görür görmez, içinde bir şey hafifçe kıpırdadı.
Neden yalnızca orada durması bile bu kadar anlamlı görünüyordu, kendisi de bilmiyordu.
“Burayı biliyor musun?” diye sordu Deniz.
“Kapadokya’nın yakınlarında… galiba.”
Bu cevabın kendi ağzından çıkmasına Barış da biraz şaşırdı.
Bildiği şey yalnızca dergilerden ya da bir yerlerde rastladığı kadar kadardı.
Ama şimdi o isim, bir turistik yer olmaktan çıkmıştı.
Bu evin içinde saklı duran bir şeyle bağlantılı bir yere dönüşmüştü.
Haritada başka daireler de vardı.
Kayseri.
Sivas.
Bir de doğuya doğru uzanan çizgi.

Bu, gezilecek yerleri seyretmek için açılmış bir harita gibi durmuyordu.
Bu, gitmek istemiş birinin çizgisiydi.
“Babam mı bakıyordu buna?”
Bu söz, Deniz’e sorulmuş olmaktan çok, içinde şekil bulmuş bir soruydu.
Deniz hemen cevap vermedi.
Parmağını haritanın kat izlerinden birine koyup alçak sesle dedi ki:
“Annem haritaya falan bakmaz ki.”
Bu doğruydu.
Emine, marketin yolunu da akrabaların evini de kafasında tutan biriydi. Kâğıt bir harita açıp uzak yerlere bakmasını hayal etmek zordu.
O zaman bu harita kimindi?
Cevabı yoktu.
Ama sanki artık neredeyse belli gibiydi.
Barış, kâğıdın kenarına küçükçe yazılmış bir rakam fark etti.
Tükenmez kalemle karalanmıştı. Tarih gibi duruyordu.
Ama bir kısmı silinmişti.
…/04

Sadece o kadarı kalmıştı.
Yine bir parçaydı.
Hiçbir şeyi tam vermiyordu.
Ama tesadüf gibi gelmeyecek kadar da bir şey bırakıyordu hep.
“Ne yapacaksın bunu?”
Deniz’in sesi onu sessizce yeniden bulunduğu ana getirdi.
Barış haritaya bakmayı sürdürdü. Cevap veremedi.
Ne yapacaktı?
Yerine mi koyacaktı?
Annesine mi soracaktı?
Yoksa hiçbir şey söylemeden daha fazlasını kendi başına mı öğrenecekti?
Hangisini seçse, evin havası az da olsa değişecekti.
Koridorun öte yanından ayak sesleri geldi.
İkisi de aynı anda başını kaldırdı.
Emine’ydi.
Haritayı görür görmez durdu.
Dün zarfı gördüğündekinden daha sessizdi bu an. Ama yine de, yüzünde bir şeyin uzaklaştığı açıkça belli oluyordu.
“…Demek o da varmış.”
Bu söyleyiş, Barış’ın içine takıldı.
Bu şaşkınlık değildi.
İlk kez gören birinin sesi değildi.
Daha çok, bir gün bulunabileceğini zaten bilen birinin sesi gibi gelmişti.
“Bu, babamın mıydı?”
Emine cevap vermedi.
Onun yerine, koridor penceresinden gelen ışığın içine bir adım attı.
“Harita bazen,” dedi yumuşak bir sesle, kâğıda değil, üstüne düşen ışığa bakarak, “birinin gittiği yerleri değil, gitmek istediği yerleri daha iyi saklar.”
Barış derin bir nefes aldı.
Bu bir cevap değildi.
Ama cevap olmayacak kadar da uzakta değildi.
Gittiği yerler değil.
Gitmek istediği yerler.
O zaman bu harita neydi?
Babasının gerçekten gittiği yerlerin kaydı mıydı?
Yoksa hiç varamadığı yerlerin izi mi?
Bilmiyordu.
Ama farkın ne kadar büyük olduğunu, bilmeden de anlıyordu.
Barış tekrar Nevşehir adına baktı.
O adın ardındaki manzarayı hiç görmemişti.
Yine de artık uzak gelmiyordu.

Belki babası, bu evden çıkmadan önce bile çoktan başka bir yere bakmaya başlamıştı.
Ve belki de burada kalan tek şey, o bakış olmuştu.
Harita halinde.
Emine başka bir şey söylemedi.
Deniz de sustu.
Sessizliğin içinde, yerde yalnızca harita açıktı.
Tek bir kâğıttı bu.
Ama sanki bu eve ait olmayan yerlerin kokusunu taşıyordu.
Kuru kayalıklar.
Uzak bir gökyüzü.
Hiç görmediği vadiler.
Oraya gitmek istemiş birinin izi.
Barış haritayı yavaşça yeniden katladı.
Yerine koymak için değil.
Sadece böyle açık kalmasına dayanamadığı için.
Ellerinde katlı duran harita, sandığından daha hafifti.
Ama o hafifliğin içinde, bu evden çok daha uzak bir yerin ağırlığı var gibiydi.
O anda pencereden gelen rüzgâr, haritanın bir köşesini bir kez hafifçe kaldırdı.
Sanki
başka bir yeri gösterir gibi.

