Sessiz yerlerde değil, yüksek yerlerde, insanın içinde görmezden geldiği şeyler birden saklanamaz hale gelir.
Günün sonuna yaklaşan ışık, Ankara’nın üstüne geniş ve ince bir tabaka gibi yayılıyordu.
Bu şehir yokuşludur. Aşağıdan bakınca göz hep binalara takılır. Ama biraz yukarı çıktığında, gökyüzü daha büyük görünür. Kuru rüzgâr, otların seyrek olduğu toprağın üstünden geçtikçe, küçük kum taneleri ışığın içinde bir anlığına havalanıyordu. Uzakta beyaz binaların sıraları, onun da ötesinde silikleşmiş bir şehir hattı. Kızılay’daki kalabalık, Ulus’un eski sokakları, Hamamönü’nün sessiz taş yolları… Buradan bakınca hepsi aynı şehrin içindeydi.
Barış, o açık yerde tek başına duruyordu.
Buraya neden geldiğini sırayla anlatamazdı.
Hamamönü’nden çıktıktan sonra eve dönmek istememişti.
İstasyona gitmek içinse içi henüz hazır değildi.
Ama düz yolların, kalabalık caddelerin içinde de kalmak istemiyordu.
Bu yüzden adımları yavaş yavaş yukarı yöneldi.
Eskiden beri, düşünceler toparlanmadığında, sebepsizce yüksek bir yere çıkmak isterdi. Gökyüzü genişledikçe, içindeki daralma biraz gevşer gibi olurdu.
Bugün de belki öyleydi.
Ama buraya gelince anladı.
Manzara genişleyince, insanın içi genişlemiyordu.
Rüzgâr sert değildi.
İtecek kadar değil.
Ama sanki durup kalan birinin sınırlarını sessizce yoklayan bir rüzgârdı.
Barış şehre baktı.
Ankara.

Bu şehirde doğmuştu. Bu sessizliğin içinde büyümüştü.
Dışarıdan bakınca anlatması kolaydı. Başkent, siyaset, düzen.
Ama onun için Ankara başka bir şeydi.
Karar veremeden yaşamaya devam edilebilen bir şehir.
Sessizlikle mantığın aynı evde yan yana durabildiği bir şehir.
İnsan çok olsa da, içte yalnız kalmanın kolay olduğu bir şehir.
Belki de bu yüzden burada kalmıştı.
14. bölümde Kızılay’da durduğunda, akıştan koptuğunu fark etmişti.
15. bölümde, geri dönüyormuş gibi yaparak yaşayamayacağını anlamıştı.
16. bölümde Ulus’ta, önce dönmemeye karar vermesi gerektiği söylenmişti.
17. bölümde, evin önünde babasının yanında durmuş olabilecek bir köpeğin gölgesi aklına gelmişti.
18. bölümde Hamamönü’nde, birinin ağzından “çağrılan bir yüz” olduğunu duymuştu.
Hepsi ayrı ayrı şeylerdi.
Tek tek bakınca, rastlantı denebilirdi.
Ama on sekiz bölüm birikince, artık o kelime yetmiyordu.
Barış nefes verdi.
Gitmek için bir nedeni hâlâ yoktu.
Babası.
Annesinin sakladığı şey.
Köpeğin varlığı gibi duran o belirsizlik.
Bunları sıralayabilirdi.
Ama hiçbiri tam oturmuyordu.
Belki de en doğru ifade şuydu—
Burada kalmaya devam etmek artık daha tuhaftı.

Bu duygu, içindeki en net şeydi.
Rüzgâr tekrar geçti.
Kuru otlar hafifçe kıpırdadı. Küçük bir taş yuvarlandı.
O sırada biraz ileride, alçak bir kayanın gölgesinde bir şey gördü.

Bir anlık.
İnsan değildi.
Daha aşağıda.
Ayakta durmaktan çok, sessizce bakıyormuş gibi.
Barış nefesini tuttu.
Gözlerini kısarak baktı.
Hiçbir şey yoktu.
Sadece uzayan gölgeler.
Yanılmış da olabilirdi.
Ama hemen ardından, kulağının derininde küçük bir ses duyuldu.
Metal.
Hafif bir temas.
Tasmanın sesi gibi.
Bunu düşünen, aklı değil bedeniydi.
Döndü.
Kimse yoktu.
Sadece rüzgâr, biraz geç kalmış gibi yanağından geçti.
Barış’ın içinde bir şey yerini buldu.
Adı yoktu.
Ama artık inkâr edilemiyordu.
Babasının yanındaki o gölge.
Evin önündeki anı.
Hamamönü’ndeki geçiş.
Az önce duyduğu o ses.
Aynı şey olduklarını kanıtlayamazdı.
Ama ayrı ayrı şeyler gibi de göremezdi artık.
Barış çömeldi.
Elini kuru toprağa koydu.
Gündüzün sıcaklığı çekilmişti. Üst yüzey hafif serindi.
Biri neden gittiğini sorsa, cevap veremezdi.
Babası için mi.
Kendisi için mi.
O köpek için mi.
Yoksa adı olmayan bir şey için mi.
Ama bir şey kesindi.
Burada kalmaya devam etmek artık bir seçenek değildi.
Burada kalmak güvenliydi.
Evi vardı.
Şehri tanıyordu.
Yolları biliyordu.
Masadaki yerini, pencereden giren ışığın açısını bile.
Ama bütün o “bildiği” şeylerin içinde, en çok bilmek istediği şey yoktu.
Babası neyi görmüştü.
Neden haritaya bir hedef yazmamıştı.
Annesi neden konuşmuyordu.
Ve neden rüzgâr, hep onun sırtına dokunuyordu gibi geliyordu.
Bunları bilmeden de yaşayabilirdi.
Ankara buna izin veren bir şehirdi.
Eksikle yaşamayı mümkün kılan.
Mantıkla boşlukları dolduran.
Ama o artık geri dönemiyordu.
Bu bir karar değildi.
Daha çok, kabullenmeydi.
Güvende kalan tarafını bırakmak gibi.
Barış ayağa kalktı.
Gökyüzü renk değiştiriyordu.
Akşama yaklaşmadan önceki o açık beyazla soluk mavinin karıştığı an.
Uzakta araba sesleri yükseliyordu.
Şehir her zamanki gibi akıyordu.
Hiçbir şey bilmiyormuş gibi.
Tam o sırada, arkasında rüzgâr bir kez daha güçlendi.
Fırtına değildi.
Ama bu kez daha belirgindi.
İtilmiş gibi oldu.
Yarım adım.
Yine de ileri.
Barış dönmedi.
Dönse, yine bakmak isteyecekti.
Gölge var mı.
Köpek var mı.
Gerçekten bir şey var mı.
Ama artık önce görmek zorunda değildi.
Görmek için gidecekti.
Sıra buydu.
Gitmek için nedeni hâlâ yoktu.
Ama burada kalmak için nedeni artık yoktu.
Bu fark küçük değildi.
Barış son bir kez Ankara’ya baktı.
Bu şehir onu büyütmüştü.
Sessizliği, kararsızlığı, babasının yokluğunu…
Cevapsız yaşamayı burada öğrenmişti.
Bu yüzden Ankara sadece bir başlangıç değildi.
Onun ilk şekliydi.
Ve şimdi, o şekilden biraz sapma zamanı gelmişti.
Rüzgâr durmuştu.
Ama sırtındaki his kalmıştı.
Barış yavaşça aşağı inmeye başladı.
Nereye gittiğini söylemedi.

Bileti yoktu.
Kimseye söylememişti.
Ama adımları artık daha netti.
Kızılay’daki o duraksamadan daha net.
Nedeni yok değildi.
Sadece, anlatacak kelimeleri henüz yoktu.
Yokuşun ortasında yine o küçük metal sesi duyuldu.
Bu kez arkasından değil.
Rüzgârın içinden.
Barış durmadı.
Durmamak, ilk kez bir cevaba yakındı.

