20Bölüm Ankara Otogarında Atılan İlk Adım|Söze Dökülemeyen Bir Ayrılış Kararı

Barış boarding a long-distance bus at Ankara terminal

İnsan, karar verdiği anda yürümeye başlamaz.
Bazen yürümeye başladıktan sonra, ancak o zaman kararının neye benzediğini anlar.

Ankara otogarı, sabahla öğle arasında asılı kalmış bir ışığın içinde, çoktan günün akışına girmişti.

Yüksek tavana çarpıp yayılan anonslar.
Lastiklerin yere sürtünerek çıkardığı o alçak ses.
Hareket etmeyi bekleyen otobüslerin motoru, göğsün iç tarafına kadar ulaşan bir titreşim bırakıyordu.
Büfeden simitin sıcak kokusu yayılıyor, karton bardaklardaki çayın ince buharı yükseliyordu.
İnsan çoktu ama kimse başkasının içindeki tereddüdü fark etmiyordu.
Çekilen valizlerin sesi, vedalaşırken yapılan kısa sarılmalar, biletleri kontrol eden parmaklar.
Orada olan şey, sıradan gidişlerden ibaretti.

Morning light at Ankara bus terminal platform
The city was already moving before he understood he was leaving it behind.

Barış, o akışın kenarında duruyordu.

Buraya gelene kadar geçtiği yolu, zihninde defalarca yeniden yürümüştü.

Kızılay’da durup,
Ulus’ta geçmişin kokusunu içine çekip,
evin önünde, babasının yanında durmuş olabilecek bir köpeğin gölgesini hatırlayıp,
Hamamönü’nde “çağrılmış bir yüz” olduğu söylenmişti ona,
sonra yüksek bir yerden Ankara’nın tamamına bakmıştı.

On dokuz bölüm boyunca süren o kararsızlık, henüz “karar” diye adlandırılamadan, bedeninde birikmişti.

Elinde katlanmış bir harita vardı.

Babasının çekmecesinde bulduğu o harita.
Defalarca katlanmış, defalarca açılmış, ama en önemli şeyin—gideceği yerin—yazılmadığı bir harita.

O kâğıdı elinde tutarken, babasının ne düşündüğünü hâlâ bilmiyordu.
Ama o düşüncenin ağırlığı, sanki kâğıdın içinden geçip ona ulaşıyordu.

Neden gittiğini, birine düzgün bir şekilde anlatamazdı.

Bunun babası için olduğunu söylemek erkendi.
Onu hâlâ yeterince tanımıyordu.

Kendisi için olduğunu söylemekse belirsizdi.
Ne aradığını kendisi de bilmiyordu.

Bir köpeğin varlığı yüzünden olduğunu söylese…
kendi kulağına bile biraz tuhaf gelirdi.

Ama yine de bir şey kesindi.

Ankara’da kalıp, hiçbir şeyi anlamadan aynı sabahları tekrar etmek—
artık daha tuhaf geliyordu.

Bu, on dokuzuncu bölümde o tepede fark ettiği şeyin aynısıydı.

Gitme nedenini hâlâ söyleyemiyordu.

Ama burada kalma nedenini de artık söyleyemiyordu.

Barış başını kaldırıp elektronik panoya baktı.

Şehir isimleri sıralanıyordu.
Saatler. Peron numaraları. Gecikmeler.

Bunların hepsi herkesin anlayabileceği, açık ve gerçek kelimelerdi.

Ama onun gözleri, o kelimelerin ötesinde,
henüz yazılmamış bir şeyi arıyordu.

Tam o sırada—

Solunda, bir sütunun gölgesine yakın bir yerde.

İnsan dizinin hizasında, alçak bir yerde, bir gölge duruyor gibi göründü.

Barış looking back inside Ankara bus terminal before departure
Sometimes the moment before leaving feels louder than the journey itself.

Siyaha yakın değildi.
Işığın oyunu denip geçilebilecek kadar belirsizdi.

Ama yüksekliği—

Daha önce defalarca hissettiği o varlıkla aynıydı.

Barış nefesini tuttu.

Ne birinin eşyasıydı.
Ne de bir çocuk.

Gölge bir an oradaydı,
sonra hareket eden bacakların ve ışığın arasına karışıp kayboldu.

Aynı anda, metalin metale hafifçe değdiği bir ses duyuldu.

Tasma.

Bu kelime yine zihninden önce bedenine düştü.

Bu kez döndü.

Bakmak istedi.

Ama orada sadece gazetesini katlayan orta yaşlı bir adam vardı.
Bir köpeğe dair hiçbir iz yoktu.

Hayal.

İsterse hâlâ öyle diyebilirdi.

Ama artık değil.

Evin önünde de.
Hamamönü’nde de.
Tepede de.

Ve şimdi, tam gitmeden önce, burada da.

Aynı yükseklik.
Aynı açıklanamayan ses.
Sadece sırtının derinlerinde kalan o aynı his.

Tesadüf demek için fazla fazlaydı.

Barış büfenin yanına çekilip haritayı tekrar açtı.

Defalarca baktığı çizgiler.
Ankara’dan dışarı uzanan ince yol.

Üzerinde az sayıda yer ismi vardı.
Ama boşluklar, yazılı olanlardan daha fazla şey anlatıyordu.

O sırada, kat yerlerinden birinin içinde, daha önce fark etmediği soluk bir iz gördü.

Belki ışığın açısıydı.
Belki parmakların baskısıyla silinmeye yüz tutmuştu.

Kâğıdın liflerinin arasında, neredeyse görünmeyecek kadar ince bir iz.

Orada tek bir kelime kalmıştı.

“başla”

Barış holding an old map inside Ankara bus terminal
Some journeys begin before the first step is taken.

Barış gözlerini kıstı.

Yazı net değildi.
Yanılıyor da olabilirdi.

Ama okuyabiliyordu.

Başla.
Başlamak.
Yola çıkmak.

Bu, kanıt sayılacak bir şey değildi.

Ama o kelimenin tam bu anda, haritanın içinden ortaya çıkması—
içinde ağır bir yere oturdu.

Bunu babası mı yazmıştı, bilmiyordu.
Ne zaman yazıldığını da.

Ama şu an için bu yeterliydi.

On dokuz bölüm boyunca biriken o huzursuzluk,
ilk kez “gitmekten başka yol yok”a benzeyen bir şekle girdi.

Gerçeği bilmek istiyordu.
Babasını anlamak.
O köpeğin varlığını doğrulamak.

Hepsi vardı.

Ama hepsinden daha derinde—

Başlamazsa, hiçbir şey bitmeyecekti.

Bu duygu, sonunda bir cümleye dönüşmüştü.

Barış haritayı katlayıp cebine koydu.

Cüzdanını çıkardı.

Barış waiting at the ticket counter in Ankara bus terminal
Some decisions become real only after they are spoken aloud.

Bilet gişesindeki sıra uzun değildi.

Beklerken bile içi tam olarak durulmadı.

Gerçekten doğru mu bu?
Hiçbir şey bulamazsa ne olacak?
Sadece yorulup geri mi dönecek?

Ama bu bile sorun değildi.

Hiçbir şey bulamamak bile, gidip görülmesi gereken bir şeydi.
Yoksa içinde kapanmayacaktı.

Sıra ilerledi.

Giședeki görevli başını kaldırdı.

“Nereye?”

Barış bir an sustu.

Söylemesi gereken yer adı, henüz içinde tam karşılık bulmamıştı.

Ama bir sonraki anda, söyledi.

Sesi beklediğinden daha sakindi.
Titremiyordu.

Küçüktü.
Ama geri alınamazdı.

Bileti eline aldığında, kâğıdın inceliği onu şaşırttı.

Böylesine hafif bir şeyle,
insan bir şehri terk edebiliyordu.

On dokuz bölüm süren tereddütten daha hafifti.

Ama tam da bu yüzden, gerçekti.

Barış perona doğru yürüdü.

Otobüsün camlarında, sabahla öğle arasındaki o beyaz ışık yansıyordu.

Binen insanların yüzünde, bunun özel bir an olduğuna dair bir iz yoktu.

Gidiş, dünya için neredeyse hiçbir zaman büyük bir olay değildi.

Basamağın önünde, ayağı bir an durdu.

Bu adımı attığında, Ankara tarafında duran hali,
yavaş yavaş dünün tarafına kayacaktı.

Annesi.
Deniz.
Kapıdaki iz.
Ulus’taki yaşlı adam.
Hamamönü’nün sessizliği.
Tepedeki rüzgâr.

Hepsi arkasına geçecekti.

Ama yok olmayacaktı.

Hepsini taşıyarak ilerleyeceğini, artık biliyordu.

O anda, ayaklarının dibinde ince bir rüzgâr döndü.

Otogarın içindeydi ama,
yüksek bir yerde hissettiği o rüzgâra benziyordu.

İnce. Kesin.

Ve biniş kapısının gölgesinde, bir anlığına yine alçak bir gölge geçti.

Bu kez dönmedi.

Bakmasına gerek yoktu.

Zaten onun olup olmadığını anlamak için gidiyordu.

Barış otobüsün ilk basamağına ayağını koydu.

Barış stepping onto a long-distance bus in Ankara terminal
He still did not know the reason. But he had already begun walking.

Nedenlerini hâlâ tam bilmiyordu.

Ama gidiyordu.

Attığı adım düşündüğünden daha sessizdi.

Ama içindeki ses—
on dokuz bölüm boyunca süren tereddütten çok daha kesindi.

Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Barış boarding a long-distance bus at Ankara terminal

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents