Sabahın ışığı, Ankara’dakine benzemiyordu.
Gece boyunca birçok kasabadan geçmiş olmalıydı.
Otobüs camına yansıyan manzara, sanki daha önce görülmüş gibi tekrar ediyordu; bir süre sonra bunu doğrulama isteği bile kalmadı.
Uyudu mu, bilmiyordu.
Gözlerini kapattığı anlarla açık tuttuğu anların sınırı… hatırlanmıyordu.
Yolun bir yerinde, solgun neon ışığı içinde mavi bir tabela kaydı.
“Nevşehir”—
Nedense sadece o kelime kaldı aklında.
Fark ettiğinde—
sabahın ışığı çoktan değişmişti.
Ankara’dan çıkalı dün olmuş olmalıydı.
Ama ne kadar zaman geçtiğini kavrayamıyordu.
Birkaç kez durmuş olmalıydı.
Birileri indi, birileri bindi.
Koltuk sırtında silik bir logo vardı.
“Kamil Koç”
Bir yerden tanıdık geliyordu, ama üzerinde durmadı.
İçeride radyo sesi ve motorun alttan gelen titreşimi…
aynı kalan tek şeylerdi.
Otobüse ne zaman bindiği—
o an, nedense bulanıktı.
Bileti aldığını hatırlıyordu.
Elinde tuttuğu kâğıdın hissini de.
Ama nereye gittiğini düşünmeye çalıştıkça, o an biraz daha uzaklaşıyordu.
Yine de—
yolda olduğunu biliyordu.
Gece boyunca manzara değişti.
Şehrin ışıkları azaldı; yerini, karanlıkta beliren kaya siluetleri aldı.
Camına başını yasladığında hissettiği o soğuk…
hâlâ içindeydi.
Neden burası?
Kendi mi seçmişti—
yoksa akışın içinde mi buraya gelmişti?
Net değildi.
Ama bir şey vardı.
Babasının çekmecesindeki o harita.
Defalarca katlanmış, defalarca açılmış…
ama asıl varılacak yer yazılmamıştı.
Üzerinde anlamsız görünen birkaç çizgi.
İsmi olmayan küçük işaretler.
Onlardan biri—
nedense zihninden gitmiyordu.
Burası o yer miydi, bilmiyordu.
Kontrol etmenin yolu yoktu.
Yine de—
burada duruyor olması, cevaba en yakın şeydi.
Ve şimdi…
o cevabın içindeydi.
Işık burada düz inmiyordu.
Kayaların yüzeyinden süzülerek aşağı geliyordu.
Soluk altın rengi, tuhaf şekilli kayaların arasına yayılıyor,
henüz soğuk olan havada sessizce dalgalanıyordu.
Barış pansiyonun terasında duruyordu.
Önünde Göreme uzanıyordu.

Beyaz, kuru toprak.
Petek gibi oyulmuş kayalar.
Uzakta baca gibi yükselen oluşumlar.
Hepsi, sabah ışığını almış—
hiçbir şey söylemeden oradaydı.
Burası, bildiği Türkiye değildi.
Ya da…
haritaya bakarsan elbette Türkiye’ydi.
Otobüs camından gördüğü tabelalar,
yol kenarındaki çay ocakları,
duyduğu dil—
hepsi tanıdıktı.
Ama burada durunca, bildiği ülke biraz uzaklaşıyordu.
Rüzgâr esti.
Kuru toprağın kokusu…
eski taşın kokusuna karıştı.
Pansiyon mutfağından gelen sıcak ekmek kokusu yayıldı.
Uzakta bir tavuk öttü.
Ardından kısa bir köpek sesi.
Barış başını hafifçe kaldırdı.
Sonra sessizlik.
Bir şey yok, diye düşündü.
Ama bu sessizlik—
sadece sesin yokluğu değildi.
Sanki biri bir şey söyleyecek olmuş da
yarıda bırakmış gibi.
Masada küçük bir kâğıt torba vardı.
Annesinin verdiği.
İçinde ekmek…
ve katlanmış ince bir üstlük.
“Sabah soğuk olur.”
Sadece bunu söylemişti.
O sesi hatırlayınca,
göğsünde hafif bir ağırlık oluştu.
Ankara’dan çıkarken
bir şeyleri geride bıraktığını sanmıştı.
Ev.
Annesi.
Deniz’in soğuk bakışı.
Babasıyla ilgili söylenmeyenler.
Ama şimdi anladı.
Bırakmamıştı.
Hepsini… getirmişti.
İçinde, adı olmayan bir ağırlık olarak.
Barış korkuluğa dokundu.
Ahşap, sabah çiyiyle hafif nemliydi.
Aşağıdaki yolda yaşlı bir adam yürüyordu.
Bir elinde ekmek, diğer eliyle şapkasını tutuyordu.
Karşılaştığı insanlara kısa selamlar vererek
yokuş aşağı indi.
Bu şehirde—
kayalar da, insanlar da, sessizlik de
aynı hızda sabahı karşılıyordu.
Barış derin bir nefes aldı.
Tam o anda—
görüşünün kenarında bir hareket.
Kayaların arkasında.
Dar bir yolun ucunda.
Işığın henüz ulaşmadığı yerde.
Bir anlık bir gölge.
Siyah mı… kahverengi mi… belli değil.
Gözlerini kıstı.
Ama yoktu artık.

Sadece kaya, dar yol ve rüzgârda sallanan kuru otlar.
Bir köpekti belki.
Öyle düşündü.
Sonra o düşünceyi bıraktı.
Burada köpek olması garip değildi.
Her yerde vardı.
Ankara’da da.
Kapadokya’da da.
Hepsi bu.
Yine de içinde küçük bir takılma kaldı.
O gölge…
yolu kesip geçmemişti sanki.
Bakmıştı.
Barış bir süre o noktaya baktı.
“Kahvaltı alır mısınız?”
Arkadan gelen ses.
Döndü.
“Evet. Biraz.”
Genç adam gülümsedi, masaya tabaklar koydu.
Beyaz peynir, zeytin, domates, salatalık, haşlanmış yumurta.
İnce belli bardakta çay, hafifçe buhar veriyordu.
“İlk kez mi Göreme’ye geliyorsunuz?”
“Evet.”
“Başta garip gelir.”
Adam gülerek söyledi.
Barış çay bardağına uzandı.
“Ama çabuk alışırsınız.”
Sıradan bir cümleydi.
Belki defalarca söylemişti.
Ama Barış’a biraz farklı geldi.
Alışmak…
Gerçekten öyle miydi?
Bu yere alışmak—
sadece yolları öğrenmek değildi.
Kayalara gözün alışması…
yokuşlara bedenin alışması da değil.
Burada, sadece gördüğüne güvenerek yürürsen
bir yerde yolu kaybedersin.
Öyle bir his vardı.
Kahvaltıdan sonra dışarı çıktı.
Göreme’nin yolları düşündüğünden daha dardı.
Dükkanların önünde renkli halılar asılıydı.
Seramik tabaklar sabah ışığını yansıtıyordu.
Turistlerin sesi, yavaş yavaş şehre karışıyordu.
Ama bir ara sokağa girince—
ses bir anda inceldi.
Duvar gibi yükselen kayalar.
İçlerine oyulmuş eski girişler.
Kullanılmayan küçük pencereler.
Ve içeride kalan karanlık.
Barış durdu.
İçerisi görünmüyordu.
Sadece serin bir hava dışarı akıyordu.

O anda—
nedense babasını düşündü.
Buraya gelmiş olabilir miydi?
Bilmiyordu.
Kanıt yoktu.
Annesi de bir şey söylememişti.
Ama içinde küçük bir şey kıpırdadı.
Burası sadece bir yolculuk değildi.
Bu düşünceyle birlikte
kendi kendine şaşırdı.
Ne arıyordu?
Ne bekliyordu?
Bilmiyordu.
Sadece—
Ankara’da görünmeyen bir şey,
burada yavaş yavaş şekil alıyordu.
Rüzgâr, kaya girişinden geçti.
İçinde hafif bir ses vardı.
Adım gibi.
Taşa basan kuru bir ses.
Barış döndü.
Kimse yoktu.
Sesler uzaktı.
Önünde sadece güneş alan kaya duvarı.
Ama gölgenin kenarında—
yine bir hareket.
Bu kez daha yakın.
Bir adım attı.
Sonra durdu.
Takip etmek için bir sebep yoktu.
Belki yanılmıştı.
Belki yorgundu.
Belki bu yer…
ona bir şeyler gösteriyordu.
Ama gözleri yine de o noktadan ayrılmadı.
İleride dar bir yokuş vardı.
Yol, kayaların arasına giriyor
sonra kayboluyordu.

Sanki biri oradan sesleniyordu.
Gel.
Barış bir süre öylece durdu.
Çayın sıcaklığı çoktan kaybolmuştu.
Yerini sabahın soğuğu almıştı.
O anda, uzaktan bir köpek havladı.
Bir kez.
Kısa.
Barış başını kaldırdı.
Ses, az önceki yokuşun ötesinden gelmiş gibiydi.
Hâlâ hareket etmedi.
Ama içinde bir yer… biliyordu artık.
Buraya sadece babasını düşünmek için gelmemişti.
Bir şey—
ondan önce burada bekliyordu.
Ve o şey…
henüz kendini göstermeye niyetli değildi.
Barış dar yokuşa baktı.
Rüzgâr esti.
Kuru otlar hafifçe sallandı.
Ve o derinlikte—
bir kez daha, görünmeyen bir adım sesi.

