Sabah, kasabaya insan seslerini yavaş yavaş geri getiriyordu.
Göreme’nin dar yollarında yeni pişmiş ekmek kokusu, kuru toprağın kokusuna karışmıştı. Dükkânların önünde halılar rüzgârda sallanıyor, seramik tabaklar sabah ışığını mat bir parlaklıkla geri veriyordu.
Ama Barış’ın kulağına bunların hepsi biraz uzaktı.
Dün geceden beri—
hayır, daha doğrusu dün sabahtan beri, bir şeyin kendisinden biraz ileride yürüdüğü hissi vardı.
Görünmeyen ayak sesleri.
Kaya gölgeleri.
Uzaktan gelen köpek sesi.
Hiçbiri kesin bir kanıt değildi. Ama hiçbir şey olmadığını söylemek için, içinde kalan ağırlık fazlaydı.
Barış, pansiyondan çıkmadan önce haritayı bir kez daha açtı.

Babasının çekmecesinde duran eski harita.
Defalarca katlanmış, defalarca açılmış; ama asıl gidilecek yer yazılmamıştı.
Nevşehir’in yakınında, silik bir kurşun kalem çizgisi vardı.
Bir kasabanın adını göstermekten çok, sanki bir yerin “içine” doğru gidiyordu.
Ünlü turistik bir yerin çevresi çizilmemişti. Büyük bir yol da işaretlenmemişti.
Sadece, adı olmayan küçük bir iz vardı. Kayalık bölgenin yakınlarında tek başına kalmıştı.
Barış parmağıyla o izin üzerinden geçti.
Babası neden buraya işaret koymuştu?
Yoksa bu işaret babasına ait değil miydi?
Cevap yoktu.
Yalnızca kâğıdın üzerindeki o küçük iz, dün gördüğü kaya girişinin üzerine düşmüş gibi görünüyordu.
Kasabanın içlerine girdikçe turistlerin sesleri yavaş yavaş inceldi.

Yol daraldı, taş duvarlar yaklaşmaya başladı.
Kayaların içine oyulmuş eski boşluklar, yer yer ağızlarını açmış duruyordu.
Ev miydi?
Depo mu?
Dua etmek için kullanılan bir yer mi?
Barış bunu bilemezdi.
Ama o girişlerin karanlığı, garip bir şekilde canlı görünüyordu.
İnsanların çekildiği bir yerdi; yine de tamamen boş değildi.
Birilerinin yaşadığı, nefes aldığı, belki de bir şey sakladığı bir yer.
Önünde durunca, Ankara’daki evde çekmeceyi açtığı andaki kokuyu aldı.
Eski kâğıt.
Kapalı kalmış hava.
Dokunulmaması gereken bir şeyin yakınında durma hissi.

Barış durdu.
Giriş, belini hafifçe bükmeden girilemeyecek kadar alçaktı.
İçerisi karanlıktı; sonu görünmüyordu.
Işık girişin hemen yakınında kesiliyor, sonrası gri bir gölgeye gömülüyordu.
Kayanın içinden ince bir rüzgâr aktı.
Soğuktu.
Dışarıdaki rüzgâra benzemiyordu.
Kuru olduğu hâlde, içinde nemli bir hatıra taşıyan bir soğukluk gibiydi.
Barış fark etmeden cebindeki haritayı sıktı.
Babası da burada durmuş muydu?
Aynı düşünce yine geldi.
Dayanağı yoktu.
Annesi hiçbir şey söylememişti.
Haritadaki işaretin de burayı gösterdiği kesin değildi.
Yine de içinde bir şeyler sessizce üst üste biniyordu.
Ankara’daki ev.
Eski çekmece.
Yazılmamış varış yeri.
Babasının ayakkabıları.
Ve bu kaya girişi.

Hepsi tek bir çizgiye dönüşmüyordu. Ama artık büsbütün dağınık da değildi.
“Girecek misiniz?”
Ses arkasından geldi.
Döndüğünde, dünkü pansiyondaki genç adamı gördü. Elinde bir bez torba vardı; bir yere bir şey götürüyormuş gibiydi.
“Buraya… girilebilir mi?”
Barış sorunca adam hafifçe omuz silkti.
“İçeriye doğru tehlikeli. Ama giriş kısmı olur. Eski bir ev burası. Şimdi kimse kullanmıyor.”
Kimse kullanmıyor.
Bu sözden sonra, girişin içindeki karanlık biraz daha derinleşmiş gibi oldu.
“Böyle yerler çok mu?”
“Bu tarafta çok. İnsanlar eskiden kayaların içinde yaşardı. O zamanlar içerisi, dışarıdan daha güvenliydi.”
İçerisi, dışarıdan daha güvenliydi.
Barış bu cümleyi içinden tekrarladı.
Ankara’da da evin içi daha güvenliydi.
En azından öyle sanmıştı.
Ama o evin içinde, söylenmemiş şeyler kalmıştı.
Peki burada?
Kayanın içine girmek, saklanmak mıydı?
Korunmak mı?
Yoksa dışarıdan görünmeyen bir şeye yaklaşmak mı?
Genç adam, Barış’ın yüzüne bakıp biraz meraklandı.
“İlk gelenler genelde fotoğraf çeker. Siz pek çekmiyorsunuz.”
“Sadece bakmak bile biraz yoruyor.”
Kendi cevabı ona da tuhaf geldi.
Ama adam gülmedi.
“Anlıyorum. Burası güzel. Ama hafif değil.”
Hafif değil.
Bu söz, bu toprağa yakışıyordu.
Barış hafifçe başını salladı.
Adam gittikten sonra yol yine sessizleşti.
Turist sesleri uzaktaydı. Önünde yalnızca kaya girişi kalmıştı.
Barış bir adım yaklaştı.
İçerideki hava yüzüne değdi.
Dışarıdan daha soğuktu.
Bu soğukluk hem geri çeviriyor, hem de bekliyor gibiydi.
Girişin duvarında ince bir çizik vardı.
Doğal mı oluşmuştu, biri mi yapmıştı; belli değildi.
Barış parmağını uzatacak oldu, sonra durdu.

Şekli, haritadaki küçük işarete benziyordu.
Sadece benziyordu.
Tesadüf olabilirdi.
Ama tesadüf kelimesini artık kolayca kullanamıyordu.
Tam o anda, içerideki karanlıktan hafif bir ses geldi.
Taşa basılmış gibi bir ses.
Küçük, kuru, hemen kaybolan bir ses.
Barış nefesini tuttu.
“Kimse var mı?”
Sesi girişin içinde hafifçe yankılandı ve hemen yutuldu.
Cevap yoktu.
Ama kısa bir süre sonra, içeriden yine bir ses geldi.
Bu kez tek değildi.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Barış’ın parmakları cebindeki haritayı daha sıkı kavradı.
Girmemeli.
Bunu düşündü.
Ama gözlerini de ayıramıyordu.
Karanlığın içinde bir şey kıpırdamış gibi oldu.
Köpek gölgesi değildi.
İnsan gölgesi de değildi.
Sadece ışığın ulaşmadığı yerde, havanın kendisi biraz yer değiştirmiş gibi görünüyordu.
Barış bir adım geri çekildi.
Kalbinin sesi kulaklarının içinde büyüyordu.
Dışarıdaki Göreme, yine sabahın içindeydi.
Yolda ışık vardı. Uzakta biri gülüyordu. Bir yerlerde çay bardakları birbirine değdi.
Ama önündeki giriş, başka bir zamana açılıyor gibiydi.
Babası burayı biliyor muydu?
Yoksa bu yer mi babasını biliyordu?
Bu soru içinden geçtiği anda, içeriden bir ayak sesi daha geldi.
Bu kez açıkça.
Barış kıpırdayamadı.
Girişin karanlığı hiçbir cevap vermedi.
Sadece, içeride birinin ona doğru yaklaştığına benzeyen bir his kaldı.

