Turistlerin girip çıktığı o boşluğa, fark etmeden kendi ayakları da yönelmişti.
Sıradan bir mağara olmalıydı.
Ama—
babasının haritasındaki işaret birden aklından geçti.
O anda, o karanlık biraz başka bir anlam taşımaya başladı.
O anın izi hâlâ bedeninin bir yerinde duruyordu.

Ayak sesi, duyulduğu anda değil, kaybolduktan sonra ağırlaşır.
Barış, kaya evinin girişinden ayrıldıktan sonra da bir süre arkasına dönemedi.
İçeriden gelen o kuru ses.
Taşa basan bir adım.
Sonra bir adım daha.
Biri mi vardı?
Yoksa kayanın içinde yalnızca rüzgâr mı dolaşmıştı?
Böyle düşünmeye çalışsa da, kulaklarının içinde hâlâ o sesin şekli kalmıştı.
Göreme’nin dar sokaklarına döndüğünde, sabah ışığı biraz daha güçlenmişti.
Beyaz duvarlardan yansıyan ışık gözlerine vuruyor, taş döşemelerin aralarında ince bir kuru toprak birikiyordu.
Uzakta, ana caddeden turistlerin sesleri geliyordu.
Gülüşmeler, kamera deklanşörleri, çay bardaklarının tabaklara değen sesi.
Ama bir sokak içeri girince, ses birden inceldi.
Yol dardı.
İki yanında oyulmuş kaya duvarları ve eski taş evler uzanıyordu.
Küçük pencerelerin demir parmaklıklarına kurumuş otlar takılmıştı.
Alçak bir kapının önünde, birinin bıraktığı eski bir sandalye duruyordu.
Birilerinin yaşadığına dair izler vardı.
Ama şimdi orada kimse yoktu.
Bu boşluk Barış’ı huzursuz etti.

Cebinde babasının haritası vardı.
Kâğıdın köşesi parmağına değdikçe, buraya geliş nedenini hatırlıyordu.
Hayır.
Aslında ortada henüz bir neden yoktu.
Sadece, nedene dönüşemeyen parçalar vardı.
Babasının işareti.
Mağaranın girişi.
İçeriden gelen ayak sesi.
Ve dünden beri defalarca hissettiği o görünmeyen varlık.
Bunlar cevap değildi.
Ama birbirinden tamamen ayrı da görünmüyordu.
Barış sokağın ortasında durdu.
Arkasından bir ses geldi.
Kuru taşa basan küçük bir ses.
Döndü.
Kimse yoktu.
Sokağın sonunda yalnızca sabah ışığı çapraz biçimde içeri düşüyordu.
Alçak duvarın gölgesi.
Köşenin ötesinde sallanan ince bir bez.
Başka hiçbir şey.
Barış yavaşça nefes aldı.
Bana öyle geldi.
Bunu söylemek istedi.
Ama kelime, ağzının içinde zayıf kaldı.
Düne kadar bu yeterli olabilirdi.
Ankara’da olsa, rüzgârdan diyebilirdi.
Evde olsa, eski ahşap gıcırdamıştır diye düşünebilirdi.
Ama burada ses fazla belirgindi.
Yeniden yürümeye başladı.
Bir adım.
Hemen ardından arkasında da bir adım.
Barış durdu.
Arkadaki ses de durdu.
Sırtından soğuk bir şey geçti.
Korku denecek kadar büyük değildi.
Ama bedeninin ondan önce bildiği bir şey gibiydi.
Bir şey var.

Bunu düşündüğü anda, kendi düşüncesini itti.
Hayır.
Henüz hiçbir şey görmemişti.
Bir gölge görmemişti.
Bir köpek de yoktu.
Sadece ses duymuştu.
Ama o “sadece” artık hafif değildi.
Sokağın ucundan yaşlı bir kadın çıktı.
Elinde küçük bir alışveriş poşeti vardı, başına ince bir eşarp örtmüştü.
Barış’ı görünce gözlerini hafifçe kıstı.
“Yolunu mu kaybettin?”
Sesi yumuşaktı.

“Hayır… sadece biraz yürüyordum.”
Kadın başını salladı, sonra Barış’ın arkasına kısaca baktı.
O bakış, bir anlığına bir şeyi kontrol ediyormuş gibi göründü.
“Bu taraflarda ses geri döner.”
“Geri döner?”
“Kaya çok ya. Ayak sesi de, insan sesi de. Kimse yok sanırsın, biraz gecikmeli gelir.”
Gerçekçi bir açıklamaydı.
Barış biraz rahatladı.
Rahatlamış olmalıydı.
Ama kadın sonra alçak sesle ekledi.
“Ama her şey yankı değildir tabii.”
Bunu söyledikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi yokuştan aşağı indi.
Barış onun arkasından baktı.
Her şey yankı değildir.
Sokakta sadece bu söz kaldı.
Rüzgâr esti.
Kaya duvarların boyunca ince ve alçak aktı.
Biraz toz havalandı, ışığın içinde küçük küçük titredi.
Barış yeniden arkasına baktı.
Kimse yoktu.
Yine de bir şeyin onu izlediğini hissetti.
Henüz bir bakış değildi.
Belirgin gözler de değildi.
Sadece havanın bir yerinde, onun orada olduğunu bilen bir şey vardı sanki.
Ankara’daki rüzgâra benzemiyordu.
Buradaki his daha alçaktı.
Yere yakındı.
Ayaklarının dibinden sessizce peşine takılıyordu.
Barış sokağın köşesine kadar yürüdü.
Köşeyi dönünce daha açık bir yola çıkacaktı.
İnsan sesleri geri dönecekti.
Dükkânların renkleri görünecekti.
Sıradan Göreme’ye dönebilecekti.
Bunu bildiği hâlde, ayakları orada durdu.
Köşeden hemen önce, duvarın dibinde küçük bir iz vardı.
Köpek patisine benziyordu.
Ama kuru toprağın üzerinde yarım kalmıştı, net değildi.

Barış çömeldi.
Parmağını uzatacak oldu, vazgeçti.
Dokunursa kaybolacak gibiydi.
İz, sokağın içinden gelmiş de olabilir, içeri doğru gitmiş de.
Hangisi olduğunu bilmiyordu.
Sadece yönü, kendi yürüdüğü yolla çakışıyor gibiydi.
Yine bir ses geldi.
Bu kez önden.
Barış başını kaldırdı.
Köşenin ötesinde.
Işığın ulaştığı son yerde.
Orada bir şey var gibiydi.
Siyah da değil, kahverengi de değil.
Alçak bir gölge.
Bir anlığına duvarın kenarında kaydı.
“…”
Sesi çıkmadı.
Barış ayağa kalktığında, artık hiçbir şey yoktu.
Yalnızca dar yolun ötesinden birinin ona baktığı hissi kalmıştı.
Peşinden gitmeli miydi?
Bunu düşündü.
Ama ayakları kıpırdamadı.
Giderse bir şey öğrenebilirdi.
Ama öğrenmekten korktuğu bir şey de vardı.
Göreme sabahı, hemen yanı başında normal akışını sürdürüyordu.
Ekmek kokusu.
Turistlerin sesleri.
Çay taşıyan tepsinin sesi.
Birinin gülüşü.
Bu sıradanlığın yanında, yalnızca kendisi başka bir yola adım atmış gibiydi.
Barış yavaşça doğruldu.
Ayak izi hâlâ oradaydı.
Ama ışık biraz daha güçlenirse, kısa sürede silinip gidecekti.
Silinmeden önce ne gördüğünü aklında tutması gerekiyordu.
Bunu düşündüğü anda, arkasından yine bir ayak sesi geldi.
Bir adım.
Barış dönmedi.
Dönerse yine hiçbir şey olmayabilirdi.
Ve hiçbir şey olmadığında, bu tuhaflığı artık kendisi de inandıramayabilirdi.
Bu yüzden önüne bakarak durdu.
Sonra bu kez ayak sesi değil, daha sessiz bir şey yaklaştı.
Bir bakış.
Henüz görünmeyen ama görüldüğünü bildiren, alçak ve sessiz bir bakış.
Barış köşenin ötesine baktı.
Orada kimse yoktu.
Ama kimsenin olmaması gereken o yerden, gerçekten bir şey ona bakıyordu.

