Dar sokaktan çıkıp kayaların arasındaki ince yola girdiği anda oldu.
Bakış, sesten daha sessizdi.
Ayak sesi olsaydı, yine de bir neden bulunurdu.
Rüzgâr. Yankı. Taşın oynaması.
İnsanı bir şekilde ikna eden şeyler.
Ama bakış… başka bir şeydi.
Barış, kayaların arasındaki o dar yolda duruyordu.
Ana yoldan sadece biraz uzaklaşmıştı, ama kasabanın sesi bir anda geride kalmıştı.
Turistlerin konuşmaları, araba sesleri, çay bardaklarının tınısı…
hepsi kayalara çarpıp sönmüş gibiydi.
Yolun iki yanında oyulmuş kaya yüzeyleri uzanıyordu.
Ne tam beyaz ne tam gri olan duvarlar.
Üzerlerinde küçük oyuklar, eski pencere izleri.
Rüzgâr geçtikçe, kuru otlar kayaların dibinde hafifçe kıpırdıyordu.

Barış birkaç kez arkasına baktı.
Kimse yoktu.
Yine de sırtında, alçak ve sessiz bir varlık kalıyordu.
Dünkü mağara.
Bu sabahki dar sokak.
Kaybolan ayak sesleri.
Yarım kalmış iz.
Hiçbiri net değildi.
Ama artık birbirinden kopuk da değildi.
Sanki bir şey, etrafında yavaşça dönüyordu.
Bu düşünce aklına gelir gelmez, kendinden rahatsız oldu.
Çocukluğuna dönmüş gibiydi.
Karanlık bir odada, tavana bakarak görünmeyen şeylerden korktuğu günlere.
Babası gittikten sonra, o evde böyle geceler çok olmuştu.
Annesi konuşmazdı.
Deniz küçüktü, uyurdu.
Ev sessiz olurdu.
Sadece saatin sesi… gereğinden fazla duyulurdu.
O zaman da düşünürdü.
Birileri, bir yerden bakıyor.
Ama kim?
Babası mı?
Hatıralar mı?
Yoksa kendi zayıflığı mı?
Bilmiyordu.
Yolun ilerisinde ışık ince bir çizgi gibi oynadı.
Barış durdu.
Sağdaki kaya duvarında sığ bir oyuk vardı.
İnsanın oturabileceği kadar küçük bir gölge.
İçi karanlıktı.
Bir şey saklansa, fark edilmezdi.

Barış gözlerini kısmıştı.
Hiçbir şey yok, diye düşündü.
Ama bir sonraki anda, o karanlık…
sanki biraz daha yoğunlaştı.
Hareket yoktu.
Ses yoktu.
Ama bir şey… fark etmişti.
Barış boğazını sıkılaştırdı.
“…Biri var mı?”
Ses küçüktü.
Kayaya çarpıp hemen geri döndü.
Cevap yoktu.
Ama sessizliğin geri dönüşü değişmişti.
Sanki biri, sesini duyup nefesini tutmuş gibi.
Tam o sırada, yukarıdan bir çocuk koşarak indi.
Elinde küçük bir ekmek vardı.
Nefes nefese Barış’ın yanından geçecekti.

Barış onu durdurdu.
“İleride… bir şey var mı?”
Çocuk durdu.
Önce Barış’a baktı.
Sonra o kaya oyuklarına.
“Ne gibi?”
“Köpek… olabilir mi?”
Çocuk biraz düşündü.
Omuz silkti.
“Köpek her yerde var.”
Sıradan bir cevaptı.
Barış başını salladı.
Kendi sorusu da tuhaftı.
Çocuk ekmeği elinde düzeltti, hafifçe gülümsedi.
“Ama… oradaki köpeğe yaklaşma der dedem.”
Barış’ın içinde bir şey sessizce durdu.
“Oradaki?”
Çocuk, kayaların arasındaki dar eğimi işaret etti.
“Görünmez bazen. Ama var.”
“Görünmez mi?”
“Bazen görünür. Ama bakınca… yok olur.”
Çocuk bunu düşünerek söylemiyordu.
Sadece duyduğunu tekrar ediyordu.
“Adı var mı?”
“Bilmiyorum.”
Bunu deyip yokuş aşağı indi.
Barış, onun kalabalığa karışıp kaybolmasını izledi.
Bazen görünür.
Ama bakınca yok olur.
Bu söz, dünden beri olanlara fazla uyuyordu.
Barış çocuğun gösterdiği yöne baktı.
Kayaların arasında dar bir yol uzanıyordu.
Işık oraya zor giriyordu.
Günün ortası yaklaşsa da, iç taraf hâlâ serin görünüyordu.
Gitmemeli.
Bunu düşündü.
Ama ayağı bir adım attı bile.
Son günlerde bunu hep yapıyordu.
Gitmek için bir nedeni yoktu.
Ama durmak için olan nedenler zayıflıyordu.
Babasının haritası.
Mağara girişi.
Ayak sesi.
İz.
Ve az önceki sözler.
Hepsi tek bir çizgi değildi.
Ama o çizgi, yavaş yavaş önüne seriliyordu.
Barış içeri doğru yürüdü.
Rüzgâr azaldı.
Toprağın kokusu yoğunlaştı.
Kayaların arasında adımlar daha net duyuluyordu.
Kendi adımları.
Öyle olmalıydı.
Ama birkaç adım sonra yine durdu.
Bu kez—
bakılıyordu.
Artık emindi.
Arkadan değil.
Önden değil.
Yandan da değil.
Bakış… havanın içindeydi.
Sanki kayaların kendisi bakıyordu.
Barış başını kaldırdı.
Yolun sonunda biraz açıklık görünüyordu.
Onun ötesinde alçak bir vadi.
Uzak ama hissediliyordu.
Oradan bir rüzgâr geliyordu.
O rüzgârın içinde kısa bir ses vardı.
Havlama değil.
Bir çağrı da değil.
Sanki boğazın içinden bırakılmış kısa bir nefes.
Barış’ın bedeni durdu.
Kaya gölgesinin kenarında bir şey vardı.
Bu kez gölge değildi.
Net bir şekil de değildi.
Ama alçakta, hareketsiz duran bir şey.
Rengi… siyah değil, kahverengi değil.
Toprakla, taşla aynı.
Bakınca kayboluyordu.
Barış göz kırptı.
Bir sonraki anda yoktu.
Sadece taşın dibinde otlar hafifçe oynuyordu.
Bir süre hareket edemedi.
Yanılmış olabilir.
Yorgun olabilir.
Işık oyunudur belki.
Ama bir şey farklıydı.
Az önce onu izleyen şey—
onun orada olduğunu biliyordu.
Ve onun fark ettiğini de.
Bu his kaybolmadı.
Barış dar yolun sonuna baktı.
Orada hiçbir şey yoktu.
Olmaması gerekiyordu.
Ama yine de—
kimsenin olmadığı o yerden, bir bakış geri döndü.
Bu kez kaçmıyordu.
Bekliyordu.

