Sessiz yerlerde, insanın içindeki ses daha yüksek duyulur bazen.
Öğleden biraz sonraydı. Hamamönü, aynı şehrin içinde olmasına rağmen, başka yerlerden daha yavaş akıyordu. Dar taş yollar. Onarılmış eski evlerin ahşap pencereleri. Saçaklardan sarkan küçük saksılar. Bir yerden gelen çayın kokusu, kuru havanın içine karışmış hafif tahta ve toprak kokusuyla birlikte yayılıyordu. Uzaktan arabalar geçiyordu ama bu sokağa gelince, sesleri başka bir şehre aitmiş gibi inceliyordu.
Barış yokuşun ortasında durdu.
Buraya neden geldiğini kendisi de tam açıklayamıyordu.
Evin önünden ayrıldıktan sonra, doğruca istasyona gitmek istemedi.
Ama tekrar eve dönmek de mümkün değildi.
Bu yüzden yürüdü.
Kızılay kalabalıktı.
Ulus geçmişe fazla yakındı.
İkisi de değildi aradığı.
Adımları onu buraya getirdi.

Burada biraz düşünebileceğini sandı.
Sessiz. Eski. Kimsenin acele ettirmediği bir yer.
Ankara’da hâlâ yavaş nefes alan nadir yerlerden biri.
İnsan, düşüncelerini toparlamak istediğinde böyle yerlere gelir belki.
Ama geldiğinde, sessizlik onu sakinleştirmedi.
Tam tersine.
Taşların üstünde çıkan ayak sesi, yalnızca ona aitti.
Pencere kenarındaki eski sandalye.
Gölgede bırakılmış ahşap kutular.
Turistlerin gülüşü bile biraz gecikerek ulaşıyordu kulağına.
Hiçbir şey dağınık değildi.
Hiçbir şey kırık değildi.
Yine de, içindeki bir şey yerini bulamıyordu.

bölümde, evin önünde aklına takılan o köpek gölgesi hâlâ içindeydi.
Babasının yanında.
Kapının alçak tarafında.
Belki de sadece bir his.
Hatırlayamıyor.
Ama kaybolmuyor.
Bu rahatsız ediyordu.
İleride küçük bir açıklık vardı.
Eski bir bank, gölgenin içinde tek başına duruyordu.
Güneş alan taşlar parlaktı ama bankın etrafı biraz daha serin görünüyordu.

Barış oturdu.
Rüzgâr zayıftı.
Duyulan sadece uzaktan gelen tabak sesleri ve kısa kuş sesleriydi.
Burası insanı sakinleştirmeliydi.
Ama olmadı.
İçindeki huzursuzluk azalmak yerine daha belirginleşti.
— Burada kalırsam olmaz.
Bu düşünce, sebebinden önce geldi.
Neden olmadığını bilmiyordu.
Ne aradığını da henüz söyleyemiyordu.
Ama burada kalsa da, eve dönse de, aynı yerde dönüp duracağını hissediyordu.
Tam o sırada, yanında bir ses.
Bastonun taşa değdiği kısa bir tıkırtı.
Fark etmemişti.
Bankın diğer tarafında bir adam duruyordu.

Ulus’taki adam değildi.
Bu daha zayıftı. Koyu lacivert bir ceket giymişti. Şapkasının gölgesinde gözleri tam seçilmiyordu. Ama duruşunda garip bir sakinlik vardı.
Orada olması doğaldı.
“Otursam?”
Sesi düşüktü.
Barış biraz kaydı.
“Tabii.”
Adam oturdu.
Bir süre konuşmadı.
İkisinin arasına Hamamönü’nün öğleden sonrası yerleşti.
Sonra, adam önüne bakarak konuştu.
“Buraya sakinleşmek için geldin. Ama daha da huzursuz oldun.”
Barış dönüp baktı.
“Öyle mi görünüyor?”
“Görünüyor.”
Kısa bir cevaptı.
Sonra devam etti.
“Bir de…”
Kısa bir duraklama.
“Birileri seni çağırıyor gibi duruyorsun.”
Barış’ın içindeki bir şey durdu.
Çağrılmak.
Bu kelime fazla doğruydu.
Kendi içinde adını koyamadığı şeyi, başkası söylemişti.
“…Öyle mi duruyorum?”
Adam gülmedi.
“Duruyorsun. Gideceği yeri bilen birine benzemiyorsun. Ama dönen biri de değilsin.”
Bu sözler, son günlerin tamamını bir çizgiye dönüştürdü.
Kızılay’da durmak.
Durakta beklemek.
Ulus’ta yönü sadece görmek.
Evin önünde o gölgeyi hatırlamak.
Hepsi bir anda bağlandı.
“Kim çağırıyor?”
Barış’ın sesi düşüktü.
Adam cevap vermedi.
Güneş taşların üstünde yavaşça kayıyordu.
“Onu şimdi kelimeye dökersen, başka bir şeye dönüşür.”
Barış annesini düşündü.
Kelimeler, şeyi değiştirir.
Bu evde herkes böyle konuşuyordu sanki.
Ama adamın söylediği biraz farklıydı.
“Sen hâlâ sebep arıyorsun. O yüzden huzursuzsun.”
Barış yere baktı.
Taşların arasından tek bir ince ot çıkmıştı.
Sebep.
Babayı takip etmenin sebebi.
Evi terk etmenin sebebi.
İstasyona gitmenin sebebi.
O gölgeyi önemsemenin sebebi.
Her şeyi açıklamak istiyordu.
Ama açıklamalar yetmiyordu.
“Sebep olmadan ilerlenmez mi?”
Bu soru kendiliğinden çıktı.
Adam hafifçe gülümsedi.
“Olur.”
Sonra devam etti.
“Ama insan sebepsiz kalınca huzursuz olur.
Ve huzursuz olunca, doğru yerde bile rahat edemez.”
Bu söz, bulunduğu yeri anlatıyordu.
Burası doğru bir yerdi.
Ama o hazır değildi.
Sorun mekânda değildi.
İçindeydi.
Ve o merkezin içinde babası, ev ve o köpek gölgesi vardı.
Rüzgâr geçti.
Sessizce.
Bir anlığına, meydanın ucundaki gölge oynadı.
Barış oraya baktı.
Bir şey vardı sanki.
Alçak bir gölge.
Köpek gibi.
Bir an.
Sonra yok.
Sadece köşeyi dönen bir turist.

“…Yine.”
Fısıldadı.
Adam baktı.
“Ne?”
“Bilmiyorum. Ama…”
Devam edemedi.
Köpek demek için fazla belirsizdi.
Hayal demek için fazla sık.
Adam sormadı.
Sadece bir kez baktı ve tekrar önüne döndü.
“Burada fazla kalma.”
“Niye?”
“Böyle yerler düşünmek için iyidir.
Ama karar vermemiş biri için fazla derindir.”
Bu söz tehdit gibi gelmedi.
Daha çok sınır gibiydi.
Hamamönü düşünmek içindi.
Ama cevap vermezdi.
Burada kalırsan, hiçbir şey başlamazdı.
Barış ayağa kalktı.
Bankın soğukluğu dizlerinde kaldı.
“…Sağ ol.”
Adam başını bile sallamadı.
Sadece güneşe bakarak konuştu.
“Gerek yok.
Çağrılanlar zaten yürür.”
Bu söz kaldı.
Barış çıkmadan önce bir kez daha baktı.
Adam hâlâ oradaydı.
Sanki hep oradaymış gibi.
O an anladı.
Burası sakinleşmek için değil.
Sakinleşemediğini fark etmek içindi.
Belki Ankara da böyle bir yerdi.
Düzenli. Kalabalık. Mantıklı görünen bir şehir.
Ama en derininde insanı kendi içine döndürüyordu.
Kızılay’da durduğunu anladı.
Ulus’ta geri dönmemeyi.
Evin önünde gölgeyi.
Ve burada…
Bir şey daha.
Sorun huzursuzluk değildi.
Huzur bulursa, artık gidemeyeceğini biliyordu.
Sokağa çıktığında güneş eğilmeye başlamıştı.
Nereye gideceğini bilmiyordu.
Ama artık burada kalamazdı.
Tam o sırada, arkasından ince bir ses geldi.
Metal. Hafif.
Bir tasmanın sesi gibi.
Döndü.
Kimse yoktu.
Sadece taşların üstünde ince bir gölge geçti.
Belki hayaldi.
Ama artık, o kadar kolay değildi.

