Gölge, ışık olduğu için doğar.
Barış bunu ilk kez, Göreme’nin alacakaranlığında fark etti.
Gündüz kuru ve beyaz görünen kayalar, akşama doğru yavaş yavaş renk değiştiriyordu.
Soluk altın.
Kızıla çalan kahverengi.
Ve ışığın ulaşmadığı yerlerden, gri gölgeler ağır ağır uzuyordu.
Barış, dün durduğu seyir yerinden biraz uzakta duruyordu.
Gelmek gibi bir niyeti yoktu.
Ama pansiyona dönünce de içi rahat etmemişti.
Sabah gördüğü ezilmiş otların yönü, aklından çıkmıyordu.
Rüzgârın tersine yatmış otlar.
Orada gerçekten bir ağırlık kalmış gibiydi.
Fazla düşünüyorum.
Bunu her söylediğinde, o yerin sessizliği biraz daha yoğunlaşıyordu.
Akşamüstü Göreme, sabahtan farklı görünüyordu.
Turistlerin sesleri hâlâ vardı.
Ama gün ışığı geri çekildikçe, insan sesleri de kasabanın çizgileri de kaya gölgelerinin içine sessizce gömülüyor gibiydi.
Uzakta biri fotoğraf çekiyordu.
Deklanşör sesi, rüzgârın içinde küçükçe duyuldu.
Barış, peri bacalarının sıralandığı yamaca baktı.
Kaya gölgeleri düşündüğünden hızlı uzuyordu.
Az önce boş olan yerde uzun bir gölge oluşmuştu.
İnce yolu kesiyor, kuru otları örtüyor, taşların üzerinden sessizce geçiyordu.
O gölgelerin içinde yalnızca biri farklıydı.
Kaya gölgesi olamayacak kadar alçaktı.
Ot gölgesi olamayacak kadar topluydu.
Köpek gibi bir gölge.
Barış nefesini tuttu.

Gölge kıpırdamıyordu.
Ama sadece orada olması bile, çevredeki her şeyin anlamını biraz değiştiriyordu.
Kayalar, yol, otlar…
Hepsi o gölgenin etrafında sessizleşmiş gibiydi.
Barış gözlerini kıstı.
Asıl beden görünmüyordu.
Yalnızca gölge vardı.
Bunu fark ettiği anda sırtından soğuk bir şey geçti.
Bir yerde köpek varsa, gölgesinin olması normaldi.
Ama nereye baksa, o gölgeyi düşüren şeyi bulamıyordu.
Kayanın arkası.
İnce yol.
Yamacın altı.
Kuru otların ötesi.
Hiçbir yerde yoktu.
Yine de gölge orada kalmıştı.
Barış bir adım attı.
Ayağının altındaki toprak hafifçe çöktü.
Sanki o sese karşılık verir gibi, gölge çok az titredi.
Rüzgâr olabilir.
Güneşin açısı değişmiş olabilir.
Ama o titreyiş, rüzgâra benzemiyordu.
Daha çok, uyuyan bir şeyin gözünü açması gibiydi.
“Yine…”
Ses ağzının içinde kayboldu.
Yine aynı şey oluyordu.
Ayak sesi.
Bakış.
Uzaktaki köpek.
Aynı yer.
Ve şimdi, gölge.
Bunlar yavaş yavaş yaklaşıyor muydu?
Yoksa kendisi mi yavaş yavaş görmeye başlıyordu?
Bilmiyordu.
Ama bir şey kesindi.
Bu toprakta görünmeyen şeyler, görünenlerden daha ağırdı.
Barış cebindeki haritaya dokundu.
Kâğıdın hissi parmaklarına geldi.
Babasının haritası.
Defalarca katlanmış, yalnızca gidilecek yerin adı yazılmamış o harita.
Belki de o harita bir yere gitmek için değil, bir yere dönmek içindi.
Sabah içinden geçen düşünce, akşamın içinde yeniden sessizce belirdi.
Dönmek.
Nereye?
Ankara’ya mı?
Babasının hatırasına mı?
Annesinin sustuğu zamana mı?
Yoksa kendi bakmamayı seçtiği yere mi?
Barış gözlerini gölgeden ayıramadı.
O sırada arkasından küçük bir ses geldi.

“Orası kararınca ayak basacak yer zor görünür.”
Döndüğünde, dünkü pansiyondaki genç adamı gördü.
Yokuşta duruyordu.
Elinde boş bir tepsi vardı. Yakındaki bir eve bir şey bırakıp dönüyor gibiydi.
“İyiyim,”
dedi Barış.
Adam yamaca baktı.
Bakışı gölgenin yakınından geçmiş olmalıydı.
Ama hiçbir şey söylemedi.
Barış dayanamadı.
“Köpeği görüyor musunuz?”
Adam gözlerini hafifçe kıstı.
“Köpek?”
“Orada…”
Barış gölgenin olduğu yeri işaret etti.
Adam bir süre baktı.
Sonra başını yana eğdi.
“Kayanın gölgesi değil mi?”
Sıradan bir cevaptı.
Çok sıradan.
Bu yüzden Barış’ın içinde bir şey sessizce çöktü.
“Evet… olabilir.”
Başka ne diyebilirdi?
Adam hafifçe gülümsedi ve yokuştan aşağı indi.
“Bu saatte kayalar her şeye benzer.”
Sözleri rüzgârın içinde kaldı.
Her şeye benzer.
Ama Barış’a yalnızca tek bir şeye benziyordu.
Köpeğin gölgesi.
Hayır.
Köpeğin gölgesine benzeyen şey.
Aradaki farkı artık bilmiyordu.
Güneş biraz daha alçaldı.
Gölge uzadı, diğer kaya gölgelerine karışmaya başladı.
Birazdan yok olacaktı.
Barış bunu düşündü.
Gölge kaybolursa, yine hiçbir şey olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktı.
Ayak seslerini, bakışı, uzaktaki köpeği, aynı yeri…
Hepsini yorgunluğa ya da tesadüfe bağlayabilecekti.
Asıl korktuğu şey, bir şeyin var olması değildi.
Bir şey olmuşken, kendi kendini buna inandıramamak daha korkutucuydu.
Barış yamacı biraz indi.
Gölgeye yaklaştı.
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Gölge kıpırdamadı.
Yaklaştıkça, sınırları bulanıklaşıyordu.
Uzaktan açıkça köpeğe benzerken, yakından sadece karanlık gibi görünüyordu.
Yine de içindeki his kaybolmadı.
Buradaydı.
Bir şey burada olmuştu.
Barış gölgenin hemen önünde durdu.
Yerde kuru toprak, küçük taşlar ve yatmış otlar vardı.
Köpek yoktu.
Ayak izi de net değildi.
Ama otların bir kısmı ezilmiş gibi alçalmıştı.
Sanki bir şey orada oturmuştu.
Barış çömeldi.
Elini uzattı, sonra durdu.

Dokunursa kaybolacakmış gibi geldi.
O anda, yamacın yukarısında bir şey kıpırdadı.
Barış başını kaldırdı.
Alacakaranlığın içinde, peri bacalarının ince gölgeleri uzuyordu.
O gölgelerin ucundan, alçak bir şekil bir anlığına geçti.
Bu kez yalnızca gölge değildi.
Bir şekli de vardı.
Ama hemen kayanın arkasında kayboldu.
Barış ayağa kalktı.
Peşinden gidebilirdi.
Şimdi giderse yetişebilirdi.
Ama ayakları hemen hareket etmedi.
Peşinden giderse görebilirdi.
Görürse, artık geri dönemeyebilirdi.
Rüzgâr esti.
Yamaçtaki otlar hışırdadı, kaya gölgeleri daha da uzadı.
Barış kaybolduğu yöne baktı.
İleride ikiye ayrılan ince bir yol vardı.
Biri kasabaya dönüyordu.
Diğeri peri bacalarının arasına, daha derine gidiyordu.

Köpek gibi gölgenin kaybolduğu yol, ikincisiydi.
Barış kıpırdamadı.
Ama içinde bir yer artık biliyordu.
Bir daha aynı şey olursa, duramayacaktı.
Alacakaranlık kayaların arasına derin derin iniyordu.
Gölge sadece orada duran bir şey değildi.
Sanki ona bir yol seçtirmek için orada kalmıştı.
Belki de kaybolmamıştı.
Geride kalmıştı.

