Dün o gölgenin kaybolduğu yeri, aklıyla unutmaya çalışıyordu.
Yine de ayakları oradan uzaklaşmıyordu.
Aynı yere dönmek gibi bir niyeti yoktu.
Barış böyle düşünerek yine yokuşu çıkıyordu.
Dün uzaktaki köpek gibi gölgeyi gördüğü yer.
Vadiye bakan kuru otlu yamaç.
Göreme’nin alçakta yayıldığı, kaya yollarının birbirine karıştığı yer.
Gelmesi için bir neden yoktu.
Hayır, isterse birçok neden bulabilirdi.
Manzaraya bakmak için.
Sabah havasını içine çekmek için.
Dünkü şeyi merak ettiği için.
Ama hiçbiri gerçek neden gibi gelmiyordu.
Sanki burayı önce ayakları hatırlamıştı.

Sabah ışığı, dünkünden biraz daha beyazdı.
Kayalar kurumuş, vadinin dibinde ince bir gölge kalmıştı.
Rüzgâr otları her oynattığında, ince bir ses ayaklarının dibinden geçiyordu.
Barış, dün köpeğin gölgesinin kaybolduğu kıvrıma baktı.
Kimse yoktu.
Bunu düşündüğü anda, göğsünün içinde bir şey hafifledi.
Belki de gerçekten kuruntuydu.
Dünkü gölge de yorgun gözlerinin uydurduğu bir şey olabilirdi.
Böyle düşünmek daha kolaydı.
Ama rahatlık uzun sürmedi.
Biraz ilerideki kayanın üzerinde, siyah mı kahverengi mi olduğu belli olmayan bir şey vardı.
Dünküyle neredeyse aynı yerde.
Barış olduğu yerde kaldı.
Köpeğe benzeyen gölge, ona arkasını dönmüş oturuyor gibiydi.
Yüzü görünmüyordu.
Hatları da net değildi.
Yine de o alçak duruş ve rüzgâra karışmayan sessizlik, dünle aynıydı.
Dün vadinin kenarındaydı.
Sonunda kayanın arkasında kaybolmuştu.
Ama bu sabah yine buradaydı.

Tesadüf.
Kelime aklından geçti.
Ama dünkünden daha zayıftı.
Barış bir adım yaklaştı.
Köpek gibi duran gölge kıpırdamadı.
Bir adım daha.
Hâlâ kıpırdamadı.
Mesafe vardı.
Ama dün kadar uzak hissettirmiyordu.
Bu tuhaftı.
Yaklaştığı için değildi.
Aralarında hâlâ yeterince uzaklık vardı.
Ama sanki yer olarak değil, içindeki mesafe biraz kısalmıştı.
Barış durdu.
“Sen…”
Söyleyecek oldu, vazgeçti.
Bir köpeğe seslenecek kadar yakın değildi.
Üstelik onun gerçekten köpek olup olmadığını da bilmiyordu.
O anda gölge yavaşça başını kaldırdı.
Yüzü görünmedi.
Gözleri de.
Ama Barış, fark edildiğini kesin olarak hissetti.
Dünkü bakıştı.
Hayır, dünkünden daha sessizdi.
Korkutmak için değildi.
Çağırmak için de değildi.
Sadece orada olduğunu bildiren bir bakış.
Barış, elinin yine cebindeki haritaya gittiğini fark etti.
Yine.
Ne zaman bir şey olsa, eli oraya gidiyordu.
Babasının haritası.
İsimsiz işaret.
Varış yeri yazılmamış çizgiler.
O harita bir hedefi değil de, dönülmesi gereken yeri mi gösteriyordu?
Bu düşünce bir anlığına içinden geçti.
Dönülecek yer.
Bu söz, annesinin yüzünü getirdi.
Ankara’daki ev.
Kapalı kapılar.
Sözlerini yutan annesi.
Öfkeli değil, yaralı olan Deniz.
O yola çıkmıştı.
Ama belki de kaçmıştı.
Ve bu köpek gibi gölge, onu ileri götürmek yerine, dönmesi gereken şeyleri gösteriyor olabilirdi.
Barış başını salladı.
Fazla düşünüyorum.
Öyle düşündü.
Ama burada, böyle düşündüğü her seferinde, bir şey yavaş yavaş şekil kazanıyordu.
Yokuşun aşağısından turist sesleri geldi.
Kameralı iki genç gezgin yukarı çıkıyordu.
Barış’ın yanından geçip aynı vadiye doğru objektiflerini çevirdiler.

“Beautiful,”
dedi biri İngilizce.
Diğeri gülerek kaya şekillerini işaret etti.
Barış istemeden gölgenin olduğu tarafa baktı.
Hâlâ oradaydı.
Gezginler de o tarafa bakıyor olmalıydı.
Kameralarını aynı yöne çevirmişlerdi.
Ama hiçbir tepki vermediler.
Görmüyorlar mıydı?
Yoksa görüp umursamıyorlar mıydı?
Bu, Barış’ın içinde güçlü bir tuhaflık bıraktı.
O kadar belirginken.
En azından onun için, gözlerini ayıramayacağı kadar belirginken.
Gezginlerden biri deklanşöre bastı.
Kuru ses rüzgâra karıştı.
Tam o anda, köpek gibi gölge ayağa kalktı.
Bunu yalnızca Barış fark etti.
Gölge yavaşça kayanın arkasına yöneldi.
Acele etmiyordu.
Kaçmıyordu.
Ama görülmekten kaçınıyor gibiydi.
Barış küçük bir nefes aldı.
Gezginler hâlâ manzarayı çekiyordu.
Kimse köpeğe bakmıyordu.
Barış bir adım attı.
Gölge, dünkü gibi bir kez durdu.
Dönüp dönmediğini bilmiyordu.
Ama Barış’a öyle göründü.
Sonra bir sonraki anda, kayanın arkasında kayboldu.
Dünle aynı yerde.
Dünle aynı şekilde.
Farklı olan, Barış’ın artık buna tesadüf diyememesiydi.
Bir süre orada kaldı.
Gezginlerin gülüşleri uzaktan geliyordu.
Kasaba bugün de normal akışındaydı.
Pansiyonlarda kahvaltı tabakları diziliyor, biri çay içiyor, biri fotoğraf çekiyor, biri yolunu kaybediyordu.
O sıradan zamanın içinde, yalnızca Barış başka bir saatin içindeymiş gibiydi.
Köpeğin gölgesinin kaybolduğu kayanın ilerisinde ince bir yol uzanıyordu.
Dün de gördüğü yol.
Uzak vadiye inen yol.

Barış o tarafa gitmedi.
Henüz erken.
Böyle düşündü.
Bu korkudan değildi.
En azından dünkü gibi değildi.
Şimdi onu takip edemiyor değildi.
Takip etmeden önce, emin olması gereken şeyler vardı.
Neden aynı yer?
Neden yalnızca o fark ediyor?
Neden o gölge mesafesini hiç değiştirmiyor?
Cevap yoktu.
Ama sorular, dünden daha belirgindi.
Barış yavaşça yokuştan inmeye başladı.
Yolda birden arkasına baktı.
Kayanın üzerinde artık hiçbir şey yoktu.
Sadece köpeğin gölgesinin oturduğu yerde otlar yatmıştı.
Rüzgârın ters yönüne.
Barış durdu.
Rüzgâr esti.
Diğer otlar kıpırdadı.
Ama o tek yer, bir süre hareket etmedi.
Sanki orada bir ağırlık hâlâ kalmıştı.

