
Yol ikiye ayrılıyordu.
Biri kasabaya dönüyordu.
Pansiyon ışıklarına, çay kokusuna, insan seslerine.
Diğeri peri bacalarının arasına, daha derine gidiyordu.
Alacakaranlığın çöktüğü, yalnızca rüzgârın ince ince aktığı yere.
Barış bu ayrımın önünde durdu.
Köpeğe benzeyen gölge, az önce gerçekten o tarafa kaybolmuştu.
Göz yanılmasıydı demek için bedeni fazla şey hatırlıyordu.
Ayağının altında toprağın dağılışını.
Nefesini tuttuğu andaki göğüs sıkışmasını.
Ve gölgenin kayanın arkasına geçtiği anda içinde beliren o sessiz kesinliği.
Belki de o şey kaybolmamıştı.
Geride kalmıştı.
Bu düşünce hâlâ içindeydi.
Göreme akşamları birden soğurdu.
Gündüz sıcağı içine çeken kayalar, şimdi yavaş yavaş soğuğu geri veriyordu.
Kuru otlar yamaçta birbirine sürtünüyor, uzaktaki turist sesleri kasabanın ışıklarına doğru çekiliyordu.
Barış kasabaya dönen yola baktı.
Oraya giderse hiçbir şey olmayacaktı.
Pansiyona döner, yemek yer, yatağa uzanır, bugün gördüklerini yorgunluğa bağlayabilirdi.
Belki sabah olduğunda biraz daha normale dönerdi.
Bu kötü bir seçim değildi.
Hatta akla en uygun olan buydu.
Ama diğer yoldan gözlerini ayıramıyordu.
Peri bacalarının arasına uzanan dar yol, yoldan çok kayanın içindeki bir yarığa benziyordu.
İki yandaki duvarlar yüksekti.
İçeri gidildikçe ışık azalıyordu.
Ayaklarının altında küçük taşlar vardı; basınca kuru sesler çıkaracak gibiydiler.
O derinlikte ne olduğunu bilmiyordu.
Köpek mi vardı?
Gölge mi?
Yoksa hiçbir şey mi?
Hiçbir şey yoksa, ne kaybedecekti?
Barış bu sorudan biraz korktu.
Bir şeyin var olmasından çok, hiçbir şeyin olmaması korkutucuydu.
Bir şey görmüşken kimseye inandıramamak.
Daha kötüsü, bir süre sonra kendisinin de buna inanamaması.
Bu korku, babasıyla ilgili şeye benziyordu.
Babasının yokluğu gerçekti.
Ama ne düşündüğünü, ne bıraktığını, nereye gitmek istediğini kimse bilmiyordu.
Bir boşluk yıllarca öylece kalınca, insan onu kendi suçu yapmak istiyordu.
O zaman bir şey fark etseydim.
Daha çok sorsaydım.
Durdurabilseydim.
Anlamsız sorular, yıllardır içinde şekil değiştirip duruyordu.
Barış cebindeki haritaya dokundu.
Kâğıdın köşesi parmağına değdi.

Babasının haritası.
Gidilecek yerin adı yazılmamış çizgi.
Kat yerleri.
Bu harita onu bir yere götürmek için miydi?
Yoksa kaçındığı yere geri döndürmek için mi?
Rüzgâr esti.
Peri bacalarının arasındaki yoldan kuru toprak kokusu geldi.
Biraz, mağara girişinde hissettiği soğuğa benziyordu.
Barış bir adımını o derin yola doğru attı.
Tam o anda arkasından bir ses geldi.
“Orası birazdan kararır.”
Döndü.
Elinde küçük bir torba tutan yaşlı bir kadın duruyordu.
Sokakta karşılaştığı kadın değildi.
Ama gözleri aynı şekilde sakindi.
Barış’ı suçlamıyordu.
Sadece alacakaranlığın iç tarafına bakıyordu.
“Yol var mı orada?”
Kadın başını hafifçe eğdi.
“Yol var. Ama dönüş yolunu hatırlamayana yol olmaktan çıkar.”
Sözleri yumuşaktı.
Ama Barış’ın ayaklarının dibine küçük bir ağırlık bıraktı.
“Köpek gördünüz mü?”
Kadın hemen cevap vermedi.
Rüzgâr ikisinin arasından geçti, eşarbının ucunu hafifçe oynattı.
“Köpek kendi yolunu bulur.”
“Peki… insan?”
Bunu sorması, Barış’ı bile şaşırttı.
Kadın ona baktı.
“İnsan, döneceği yeri hatırlamazsa dönemez.”

Bunu söyledi ve kasabaya doğru yavaşça yürüdü.
Barış onun arkasından baktı.
Döneceği yer.
Bu söz birkaç gündür hep arkasından geliyordu.
Ankara.
Annesi.
Deniz.
Babasının çekmecesi.
Konuşulmayanlar.
Sorulmayanlar.
Bunlardan uzaklaşmak için yola çıktığını sanmıştı.
Ama Kapadokya’ya geldiğinden beri hiçbir şeyden uzaklaşmadığını görüyordu.
Tam tersine.
Yaklaşıyordu.
Barış yeniden içeri uzanan yola baktı.
Kimse yoktu.
Köpek yoktu.
Gölge yoktu.
Sadece yol vardı.
En korkutucu olan da buydu.
Bir şey görünse, ona sebep diyebilirdi.
Köpek vardı, peşinden gittim.
Bir ses duydum, ilerledim.
Gölge hareket etti, emin olmak istedim.
Ama şimdi öyle değildi.
Hiçbir şey görünmüyordu.
Yine de ilerleyip ilerlememeye kendisi karar vermek zorundaydı.
Barış bunu anladı.
Mesele köpeğin peşinden gidip gitmemek değildi.
Mesele, anlamadığı bir şeye doğru bir adım atıp atamayacağıydı.
Kasabaya dönen yoldan tabak sesleri geldi.
Biri gülüyordu.
Pansiyonun ışığı kaya duvarına solukça vurmuştu.
Oraya dönerse sıradan bir gece vardı.
İçeri giderse, ne olduğunu bilmiyordu.
Barış bir süre hiçbir şey yapmadan durdu.
Bu sırada gökyüzü biraz daha karardı.
Peri bacalarının gölgeleri koyulaşıyor, yolun çizgilerini belirsizleştiriyordu.
Peşinden gidecekse, şimdi gitmeliydi.
Bunu düşündü.
Ama aynı anda başka bir ses de vardı.
Henüz değil.
Zorla giderse bir şeyi bozacakmış gibi geldi.
O köpeğe benzeyen varlık, yaklaşınca kayboluyordu.
O acele ederse, mesafe büyüyordu.
Barış gözlerini kapattı.
Rüzgârı dinledi.
Uzak kasabanın sesini.
Kendi nefesini.
Sonra gözlerini açtı.
İçeri ilerlemedi.
Ama kasabaya da dönmedi.
Yol ayrımının ortasında durmaya devam etti.
Bu hiçbir şey yapmamak değildi.
Kaçmak da değildi.
İlk kez, kendi içinde bir şeyi beklemeyi seçmişti.
O anda, içeri uzanan yolun karanlığından küçük bir ses geldi.
Bir taşın yuvarlanma sesi.
Barış başını kaldırdı.
Gölge görünmüyordu.
Köpek de yoktu.
Sadece yolun ilerisinde, rüzgârla oynamaması gereken bir ot, tek başına kıpırdıyordu.
Ve o an Barış anladı.
Belki de peşinden gitmediği için kaybolmamıştı.
Karanlığın ötesinde, bir şey hâlâ bekliyordu.


