Gece olunca, görünmeyen şeylerin çizgisi koyulaşır.
Barış pansiyona döndükten sonra da odasına giremedi.
Akşam, yol ayrımının karanlığında kıpırdayan o tek ot.
Belki de peşinden gitmediği için kaybolmamıştı.
Bu düşünce, göğsünün içinde küçük bir ateş gibi kalmıştı.
Göreme geceleri başka bir kasabaya dönüşüyordu.
Turist sesleri azalıyor, dükkân ışıkları kaya yüzlerine ince ince vuruyordu.
Uzakta bir köpek havladı mı sanıyordu insan, sonra sessizlik hemen geri geliyordu.

Barış, pansiyonun arkasından uzanan küçük tepeye çıktı.
Ayaklarının altındaki toprak gündüze göre daha soğuktu. Kuru otlar ayakkabısına değdikçe hafif bir ses çıkarıyordu.
Gökyüzünde yıldızlar vardı.
Ankara’da gördüğü gökten daha yakın gibiydi.
Tepeden bakınca Göreme alçakta kalıyordu.
Pansiyon ışıkları.
İnce yollar.
Karanlığa gömülen peri bacaları.

Gündüz turistik görünen yerler, gece olunca bir şey saklayan yerlere benziyordu.
Barış kasabanın dışına doğru baktı.
Akşamki yol ayrımının olduğu taraf.
Hiçbir şey görünmüyordu.
Yine de oranın havası biraz daha ağır gibiydi.
Cebindeki haritaya dokundu.
Babasının haritası.
Varış yeri olmayan çizgiler.
Kat yerleri derinleşmiş kâğıt.
Son birkaç gündür haritaya bakan kendisi değil de, harita ona bakıyormuş gibi geldi.
Bu düşünce belirdi, sonra hemen kayboldu.
Rüzgâr esti.
O anda tepenin aşağısından küçük bir ses geldi.
Bir taşın yuvarlanma sesi.
Barış başını kaldırdı.
Karanlığın içinde bir şey varmış gibi görünmüyordu.
Köpek yoktu.
İnsan yoktu.
Sadece pansiyona dönen dar yolun bir yerinde, otlar tek bir noktada kıpırdıyordu.
Rüzgâr ters yönden esiyordu.
Barış’ın boğazı kurudu.
Yine.
Bunu düşündüğü anda, uzakta bir köpek bir kez havladı.
Kısa.
Alçak.
Kasabanın köpeklerinden biri olabilirdi.
Her yerde olan sıradan bir köpek.
Ama o ses, Barış’a yalnızca bir köpek sesi gibi gelmedi.
Sanki biri gecenin içinden tek bir işaret göndermişti.
Barış yavaşça tepeden inmeye başladı.
Pansiyona dönebilirdi.
Gece vakti yalnız yürümesine gerek yoktu.
Karanlık bir tepede, görünmeyen bir varlığın peşine düşmek için de bir nedeni yoktu.
Ama durmadı.
Tepenin ortasında, yerde küçük beyaz bir şey gördü.
Bir kâğıt parçasına benziyordu.
Belki de kireç taşı kırığıydı.
Eline alınca, eski bir kâğıt olmadığını anladı.
Kurumuş bir ekmek parçasıydı.

Biri düşürmüş olmalıydı.
Bir turist.
Ya da pansiyondan biri.
Hepsi bu.
Ama Barış hatırladı.
Yirmi birinci bölümün sabahı, annesinin verdiği kâğıt torba.
İçindeki ekmek.
“Sabah soğuk olur,”
demişti sadece.
Göğsünün içi hafifçe sızladı.
Ben neyin peşindeyim?
Köpeğin mi?
Babamın mı?
Yoksa geride bıraktığımı sandığım ailemin mi?
Cevap gelmedi.
Tepenin aşağısında yine bir ses oldu.
Bu kez taş değildi.
Kuru toprağa basan sessiz bir ayak sesi.
Bir adım.
Barış durdu.
Karanlığın ilerisinde kasabaya dönen yol vardı.
Diğer tarafta ise akşam gördüğü ayrımın içine uzanan dar yol.
Ama ayak sesi, sanki ikisinden de gelmemişti.
Barış nefesini tuttu.
Ses de durdu.
Gece Göreme hiçbir şey söylemiyordu.
Ama o sessizliğin içinde, birinin nefesi gibi bir şey vardı.
Barış ilk kez alçak sesle konuştu.
“Orada mısın?”
Cevap yoktu.
Sadece uzaktaki yamacın üzerinde, alçak bir gölge biraz kıpırdamış gibi oldu.
Gördüğünü düşündüğü anda kaybolmuştu.
Geriye yalnızca kaya gölgeleri ve gecenin karanlığı kaldı.
Barış peşinden gitmedi.
Akşam, beklemeyi seçmişti.
Şimdi telaşla peşinden giderse, aynı şeyi tekrar edeceğini hissetti.
Olduğu yerde kaldı ve karanlığa baktı.
Bir süre sonra pansiyon tarafından bir pencerenin kapanma sesi geldi.
Sıradan bir sesti.
İnsanların yaşadığına dair bir ses.
Bu ona biraz güven verdi.
Ama rahatladığı anda, tepenin altındaki karanlıktan bir kez daha ayak sesi geldi.
Bu kez uzaklaşıyordu.
Bir adım.
Bir boşluk.
Bir adım daha.
Sonra sessizlik.
Barış sesin kaybolduğu yöne baktı.
Orada, sabah olunca sıradan bir yol gibi görünecek ince bir karanlık vardı.
Ama şimdi öyle değildi.
O karanlık artık yalnızca yol değildi.
Bir şey geçip gittikten sonra kalan yere benziyordu.
Barış pansiyona döndü.
Odasının ışığını yakınca bile, içindeki gece dağılmadı.
Yatağın kenarına oturdu ve babasının haritasını açtı.
Kâğıdın üzerindeki çizgiler, gündüz olduğundan daha derin görünüyordu.
Göreme.
Vadi.
Mağara.
Yol ayrımı.
Ve adı olmayan işaret.
Barış parmağını o işaretin üzerine koydu.
Tesadüf.
Yorgunluk.
Işığın oyunu.
Rüzgâr sesi.
Yankı.
Açıklayacak çok kelime vardı.
Ama hepsini yan yana koysa da içi sakinleşmiyordu.
Tam tersine, kelimeler çoğaldıkça tuhaflık daha belirginleşiyordu.
Barış pencereden dışarı baktı.
Gece tepesi artık görünmüyordu.
Yalnızca uzakta, pansiyonun dış lambası hafifçe sallanıyordu.
Onun altında, bir şey oturuyor gibiydi.
Barış ayağa kalktı.
Gözlerini kıstı.
Lambanın altında kimse yoktu.
Ama yerde bir gölge vardı.
İnce, alçak, köpeğe benzeyen bir gölge.
Işığın yönüne bakılırsa, orada gölge olmaması gerekiyordu.

Barış elini cama dayadı.
Nefesi sığlaştı.
O anda dış lamba bir kez hafifçe titredi.
Gölge de aynı şekilde titredi.
Sonra kayboldu.
Barış bir süre pencerenin önünden ayrılamadı.
Bu kuruntu.
Bunu söylemek istedi.
Ama o söz artık onu korumuyordu.
Gecenin ötesinde, görünmeyen bir şey hâlâ ona bakıyordu.
Ve Barış ilk kez şunu düşündü.
Yarın sabah bunu inkâr etmeye çalışacağım.
Ama edebilecek miyim?

