Sabah olunca, gece görülen şeyler biraz zayıflar.F
Barış pansiyonun terasında oturuyordu.
Önünde Göreme sessizce uzanıyordu.
Sabah ışığı kaya yüzlerini aydınlatıyor, dün gece bu kadar ağır görünen tepe şimdi sadece kuru bir yamaç gibi duruyordu.
Çayın buharı ince ince yükseliyordu.
Pansiyonun mutfağından ısınan ekmek kokusu geliyor, uzakta birinin araba kapısını kapattığı duyuluyordu.
Her şey normaldi.
Bu yüzden Barış biraz rahatladı.
Dün gece dış lambanın altındaki gölge, tepede duyduğu ayak sesi, tek başına kıpırdayan o ot… belki de hepsini gece yaratmıştı.
Yorgundu.
Bilmediği bir yere gelmişti.
Babasının haritasını fazla düşünüyordu.
Sebep çoktu.
Barış, kendi içinde bu açıklamaları yan yana dizdi.
Ama açıklamalar çoğaldıkça, içi sakinleşmedi.
Masanın üzerinde babasının haritası vardı.

Açmak istememişti.
Ama fark etmeden yine açmıştı.
Gidilecek yerin adı yazılmamış çizgi.
Nevşehir yakınındaki küçük işaret.
Defalarca katlanmış kâğıt.
Düne kadar o işaret, eski bir kurşun kalem izinden ibaretti.
Ama şimdi farklıydı.
Barış’a artık bir yerden çok, bir soru gibi görünüyordu.
Neden burası?
Neden ben?
Neden o köpeğe benzeyen gölge kaybolup tekrar beliriyor?
Haritayı kapattı.
Artık yeter.
Böyle düşündü.
Bugün kasabada normal biri gibi yürüyecekti.
Turistler gibi fotoğraf çekecekti.
Dükkânların önündeki halılara bakacak, seramik tabakları inceleyecek, çay içecekti.
Düne kadar olanlar, biraz uzaklaşınca silikleşirdi.
Buna karar vermişti.
“İyi uyudunuz mu?”
Pansiyondaki genç adam, elinde tabakla yaklaştı.
Beyaz peynir, zeytin, domates, salatalık.
Her zamanki kahvaltı.
“Biraz.”
Barış cevap verdi.
Adam gülümsedi, tabağı masanın kenarına bıraktı.
“Buralarda geceleri ses yankılanır. İlk kez gelenler bazen uyuyamaz.”
Barış başını kaldırdı.
“Ses mi?”
“Köpek sesi, rüzgâr… Kaya çok olduğu için garip duyulur.”
Doğal bir açıklamaydı.
O kadar doğaldı ki, Barış kendini biraz kurtulmuş gibi hissetti.
“Evet. Muhtemelen odur.”
Bunu sesli söyleyince biraz rahatladı.
Muhtemelen oydu.
Rüzgâr.
Yankı.
Gece.
Yorgunluk.
Açıklanabilirdi.
Açıklanabiliyorsa, korkulacak bir şey yoktu.
Böyle düşünmek istedi.
Kahvaltıdan sonra terasın ucuna yürüdü.
Kasabanın dar yollarında insanlar çoğalmaya başlamıştı.
Turistler kameralarıyla yürüyor, bir adam dükkânın önünde halıların tozunu silkeliyordu.
Göreme gerçekten de gerçek bir kasabaydı.

Tuhaf şekilli kayalar, oyulmuş eski evler, koyu gölgeli dar yollar… hepsi gerçeğin içindeydi.
Belki de onları özel yapan kendisiydi.
Barış derin bir nefes aldı.
Tam o anda, terasın altından bir köpek havladı.
Bir kez.
Kısa.
Alçak.
Barış’ın bedeni ondan önce tepki verdi.
Hemen korkuluğa eğildi.
Pansiyonun önündeki yolda yalnızca iki turist yürüyordu.

Köpek yoktu.
Biraz ilerideki köşede de hiçbir şey görünmüyordu.
Barış nefes verdi.
Sıradan bir köpek.
Böyle düşündü.
Belki başka bir sokaktaydı.
Sesi kayalara çarpıp yakınmış gibi gelmişti.
Bunun da açıklaması vardı.
Ama korkuluğu tutan parmakları sıkılmıştı.
“İyi misiniz?”
Genç adam seslendi.
Barış döndü.
“Köpek sesi duydum.”
“Olur, var burada. Çok var.”
Adam hafifçe güldü.
“Ama şimdi görünmüyor galiba.”
Bu sıradan cümle, Barış’ın göğsünde küçük bir yere dokundu.
Şimdi görünmüyor.
Sadece görünmüyor.
Öyle duyuldu.
Barış bir kez daha aşağı baktı.
Hiçbir şey yoktu.
Kimse yoktu.
Sadece sabah ışığı taş döşemeleri aydınlatıyordu.
Yine de köşenin arkasında bir şey kalmış gibi geldi.
Yavaşça masasına döndü.
Çay soğumaya başlamıştı.

Yüzeyinde ince bir ışık titriyordu.
Bardağı kaldıracak oldu, sonra eli durdu.
Masanın kenarında küçük bir toprak izi vardı.
Kuru toprak.
Birinin ayakkabısından düşmüş olabilirdi.
Rüzgârla gelmiş olabilirdi.
Pansiyon terasıydı sonuçta; garip değildi.
Ama o toprak izi yuvarlak, sığ ve belli belirsiz bir ayak izine benziyordu.
Çok küçüktü.
Net değildi.
Hemen dağılacak gibiydi.
Barış parmağıyla dokunacak oldu, vazgeçti.
Yine.
Önemsiz şeylere anlam yüklüyordu.
Böyle düşündü.
Ama bunu söyleyen iç sesi, biraz zayıftı.
Haritayı katladı, cebine koydu.
Bugün peşinden gitmeyecekti.
Düşünmeyecekti.
Kontrol etmeyecekti.
Buna karar verip pansiyondan çıktı.
Göreme sokakları sabah ışığında aydınlıktı.
Dükkânların lambaları henüz yanmıyordu.
Seramik tabaklarda mavi ve kırmızı desenler dizilmiş, halılar rüzgârla ağır ağır sallanıyordu.
Yol kenarındaki çay ocağında adamlar küçük bardaklarla konuşuyordu.
Kahkahalar yükseliyordu.
Ekmek taşıyan bir çocuk yokuştan aşağı iniyordu.
Bu kasaba normal biçimde yaşıyordu.
Barış böyle düşündü.
Ve kendisinin de o normalliğe dönebileceğini sandı.
Ama gözleri bir ara sokağa kaydı.
Yirmi sekizinci bölümde durduğu yol ayrımına giden taraf.
Yirmi dokuzuncu bölümde tepeden baktığı karanlığın yönü.
Gitmek istemiyordu.
Sadece bakmıştı.
O anda, dar sokağın içinde siyah mı kahverengi mi belli olmayan alçak bir şekil bir anlığına kıpırdadı.

Barış durdu.
İnsan gölgesi değildi.
Büyük bir taş da değildi.
Köpek demek için fazla kısa sürdü.
Bir an.
Gördüğünü düşündüğü anda kaybolmuştu.
Barış bir süre kıpırdamadı.
Sokaktan geçen insanlar durmuyordu.
Kimse dönüp bakmıyordu.
Kimse o ara sokağa bakmıyordu.
Dünya normal akışında ilerliyordu.
En tuhaf olan da buydu.
Barış yavaşça gözlerini kapattı.
Kuruntu.
Bunu söyledi.
Bu kez sesliydi.
Yanından geçen yaşlı bir adam ona kısa bir bakış attı.
Ama bir şey demeden yürüdü.
Barış gözlerini açtı.
Sokağın içinde hiçbir şey yoktu.
Sadece taş döşemelerin üzerine uzanan ince bir gölge vardı.
Yine de içinde bir şey değişmişti.
Kuruntu.
Bu kelime artık bir inkâr değildi.
Daha çok, kendini korumak için geriye kalmış son ince örtü gibiydi.
O örtünün arkasında bir şey sessizce hareket ediyordu.
Barış ara sokağa girmedi.
Bunun yerine kasabanın geniş yoluna çıktı.
İnsan seslerinin olduğu tarafa yürüdü.
Bu kaçmaya yakındı.
Ama tam bir kaçış değildi.
Defalarca arkasına baktı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Üçüncü kez döndüğünde, ara sokağın girişinde bir şey vardı.
Köpek değildi.
Gölge de değildi.
Yalnızca küçük bir kâğıt parçası yerde duruyordu.
Barış durdu.
Kâğıt, rüzgârla kıpırdamadan taş döşemeye yapışmış gibi sessizce yatıyordu.
Yaklaşmalı mıydı?
Tereddüt etti.
Sonra yaklaştı.
Eline aldığında, bunun eski bir kâğıt olmadığını anladı.

Bir turistin düşürdüğü fiş parçasına benziyordu.
Üzerinde yalnızca bir dükkân adı ve silik harfler kalmıştı.
Anlamı yoktu.
Böyle düşündü.
Ama kâğıdın arkasında, kurşun kalemle çekilmiş ince bir çizgi vardı.
Sıradan bir karalama olabilirdi.
Bir çocuğun çizdiği bir şey de.
Ama o çizgi, babasının haritasındaki isimsiz çizgiye nedense benziyordu.
Barış’ın parmakları durdu.
Sabah ışığı taş döşemelerin üzerine sessizce düşüyordu.
Uzakta bir köpek bir kez daha havladı.
Bu kez çok daha uzaktan.
Barış, kâğıt parçasını avucunda tutarak kıpırdayamadı.
Kuruntu.
Bunu bir kez daha söylemek istedi.
Ama sesi çıkmadı.

