Bölüm 3 — Ankara’da Akşam Sofrası | Mustafa İsmi

Barış and Emine sitting quietly beside a sunset window in Ankara
Old rooftops and castle walls overlooking Ankara
The city stretched quietly beneath the fading afternoon light.

Akşam, sabahtan daha dürüsttü.

Işık eğik düşmeye başladığında, evin içinde saklı kalmış şeyler yavaş yavaş ortaya çıkardı kendini.

Duvardaki eski izler. Cilası yıllar içinde yumuşamış ahşabın sessiz parıltısı. Uzun zamandır kimsenin elini sürmediği raf köşeleri.

Sabah görünmeyen şeyler, akşam olunca sessizce yerini alıyordu.

İnsanların içinde olanlar da belki biraz böyledi.

O gün Barış eve erken döndü.

Nedenini kendisi de tam söyleyemezdi.

Bir önceki akşamdan beri içinde kalan o tuhaflık, dışarıda yürürken bile geçmemişti.

Evden uzaklaşınca da değişmiyordu.

Çünkü ondan uzaklaşsa bile, o şey kendi içindeydi.

İnsan bazen kaçmaya çalıştığını da yanında taşır.

Babasının yokluğu, artık böyle bir ağırlığa dönüşmeye başlamıştı.

Turkish tea and quiet family dinner in an Ankara apartment
Warm tea, quiet voices, and the silence between memories.

Mutfaktan kaynayan suyun sesi geliyordu.

Annesi Emine, her zamanki gibi sofrayı sessizce hazırlıyordu.

İnce belli bardaktaki çay, akşam ışığında kehribar gibi parlıyordu.

Beyaz peynir. Siyah zeytin. Dilimlenmiş domates. Sıcağını tam bırakmamış ekmek.

Hepsi tanıdıktı.

Yine de dizilişlerinde garip bir düzen vardı.

Sanki bu evde söylenmeyen ne varsa, onun yerine sofra ayakta tutmuştu her şeyi.

“Bugün erken geldin.”

Bunu söylerken karşısındaki sandalyeyi gözleriyle işaret etti.

Barış sessizce oturdu.

Pencerenin dışında Ankara, akşamın rengine gömülüyordu.

Uzakta görünen caminin kubbesiyle ince minaresi, yumuşak ışığın içinde duruyordu.

Ezan öncesinin sessizliği şehrin üstüne ince bir örtü gibi yayılmıştı.

Gündüz vakti Ankara her şeyi açıklayabilecekmiş gibi görünürdü.

Ama akşam olunca, açıklaması olmayan şeyleri de olduğu gibi kabul eden bir şehre dönüşüyordu.

Bir süre sadece ekmeğin koparılma sesi duyuldu.

Barış o sessizlikte annesinin ellerine baktı.

Tabağı yaklaştıran parmaklarına.

Bardağı tutuşuna.

Ekmeği uzatırkenki küçük harekete.

Boşa giden hiçbir şey yoktu.

Her şey alışılmıştı. Yerli yerinde.

Uzun zaman içinde edinilmiş sessiz bir güç vardı o ellerde.

Çocukluğundan beri baktığı ellerdi bunlar.

Ama bugün başka göründüler ona.

Sanki bir şeyi koruyorlardı.

Ya da içeride tutuyorlardı.

Hangisi olduğunu kestiremedi.

Ama ellerinin her küçük hareketinde, sanki görünmeyen bir sınır vardı.

Buradan sonrası yok, der gibi.

“Anne.”

Emine başını kaldırdı.

“Babamı sorabilir miyim?”

O anda pencerenin kenarındaki ince perde hafifçe kıpırdadı.

Açık pencereden akşamın kuru rüzgârı ince bir çizgi gibi içeri girdi.

Sert değildi.

Ama boş da değildi.

Emine hemen cevap vermedi.

Bunun yerine çayından bir yudum aldı.

Sıcak olması gerekiyordu. Yüzünde hiçbir şey değişmedi.

“Birden ne oldu?”

“Birden değil. Sanırım… uzun zamandır aklımdaydı.”

Söylediği anda sesi kendi kulağına beklediğinden daha genç geldi.

Annesini suçlamak istemiyordu.

Üstelemek de.

Sadece, içinde hep açık kalmış o boşluğun bir adı olsun istiyordu.

Emine gözlerini pencereden dışarı çevirdi.

Gökyüzü yavaş yavaş maviye dönüyordu.

“Babanı andırıyorsun.”

Bu bir cevap gibiydi.

Ama cevap değildi.

Barış nefesini tuttu.

Babasıyla ilgili ne zaman bir şey sorsa, bu evde karşısına hep sessizlik çıkardı.

Bu yüzden tek bir cümle bile fazlasıyla ağır geldi.

“Nerem?”

“Susup düşünmen.
Kendin de tam anlamadan, bir şeyi kolay kolay bırakamaman.”

Emine bunu söylerken belli belirsiz gülümsedi.

Yumuşak bir gülümsemeydi.

Ama biraz uzaktı.

Sanki o anda Barış’a değil de, hafızasının içindeki birine dönüktü.

Barış annesinin yüzüne bakarken, göğsünün derininden bir ses yükselir gibi oldu.

Nereden geldiğini bilmiyordu.

Bunu ona az önce kimse söylememişti.

Ama o isim sanki hep oradaydı.

Baştan beri.

Bilmediği halde, sonsuza kadar bilmeden kalamayacağı bir ses gibi.

“…Mustafa.”

Kendi sesi ona ait değilmiş gibi geldi.

Emine’nin parmakları bir anda durdu.

Sofradaki hava sessizce değişti.

Dışarıdan, uzaktan gelen ezan duyulmaya başladı.

Akşamla duanın birbirine değdiği saatlerdi.

Ankara’nın göğü genişti.

Ama insanın içi o saatlerde biraz daha daralırdı.

İçeride tutulan şeylerin, küçük bir seste bile taşmaya yaklaştığı zaman.

“Babamın adı… Mustafa’ydı, değil mi?”

Emine yine hemen cevap vermedi.

O sessizliğin uzunluğu, Barış’a söylenecek her şeyden daha gerçek geldi.

İnkâr etmeyen bir sessizlikti bu.

Bilmiyormuş gibi davranmayan bir sessizlik.

Bu evde hâlâ dile gelmemiş şeyler olduğunu kabul eden bir sessizlik.

Sonra, çok hafif bir sesle konuştu.

“…Evet.”

Sadece o kadar.

Ama yetti.

O kısa kelimeyle birlikte, babası ilk kez sadece bir yokluk olmaktan çıktı.

Boş bırakılmış bir yerin içinde, ilk çizgi belirmiş gibiydi.

Mustafa.

Bazen bir insanın adını bilmek, onu daha da uzaklaştırır.

Bilmediğin biri, bir anda gerçek olur.

Gerçek olunca da dokunulmaz hale gelir.

Ama aynı anda, daha az yalan gibi gelir.

Hayalin içindeki bir baba değil artık.

Bir zamanlar gerçekten var olmuş bir insan.

“Nasıl biriydi?”

Barış sorarken sesindeki hafif titremeyi kendisi de duydu.

Emine başını iki yana sallamadı.

Ama anlatmaya da başlamadı.

“Kolay anlatılacak biri değildi.”

Belirsiz bir cevaptı.

Ama ağırlığı tam da oradan geliyordu.

Kolay anlatılacak biri değildi.

Bu, anlatacak hiçbir şey yok demek değildi.

Tam tersine, bir cümleye sığmayacak kadar çok şey olduğu anlamına geliyordu.

Barış gözlerini önündeki tabağa indirdi.

Tabaktaki beyaz peynir, akşam ışığının son kırmızılığıyla hafifçe renk değiştirmişti.

Belki babası sadece gidip kaybolan biri değildi.

Belki annesi de konuşmak istemediği için değil, konuşamadığı için susuyordu.

Bu bir cevap değildi.

Ama ikinci bölümdeki o havası çekilmiş evden daha ağırdı.

Daha derindi.

“…Ben onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum.”

Emine bu söze de hemen karşılık vermedi.

Sadece masanın üstündeki iki elini usulca üst üste koydu.

Küçük bir hareketti.

Ama bir şeyi tutuyormuş gibiydi.

Dağılmasın diye.

Söylemek istemediğinden değil,

bir şey söylenirse gerisinin de geleceğini bildiğinden.

Quiet dinner table beside an open window in Ankara at sunset
The evening air moved softly through the empty room.

Dışarıda güneş tamamen çekilmişti.

Şehrin üstüne gece inmeye başlıyordu.

Ezanın son yankısı hâlâ havada kalmıştı.

Perde bir kez daha hafifçe sallandı.

Çayın yüzeyi ince bir titreyişle oynadı.

Barış ona bakarken içinden sessizce geçirdi:

Mustafa.

Adını bilmek hiçbir şeyi açıklamıyordu.

Ama artık bilmediği zamana dönmesi de mümkün değildi.

Bu evin içinde hâlâ söze dökülmemiş bir geçmiş vardı.

Ve Barış, ilk kez şunu anladı:

O geçmiş kapalı bir odada saklanmıyordu.

Annesinin sessizliğinde yaşıyordu.

O gece Barış odasına dönmeden önce bir kez daha sofraya baktı.

Emine masayı topluyordu.

Sırtı her zamanki gibi sakindi.

Sessizdi.

Ama şimdi, o sessizliğin içinde bir isim kalmıştı.

Rüzgâr esmiyordu.

Yine de biliyordu.

Sırada gelecek olan şey, çoktan başlamıştı.

Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Barış and Emine sitting quietly beside a sunset window in Ankara

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents