Bölüm 2 — Babasız Bir Ev  Ankara’da kalan sessizlik ve ailenin hatırası

Warm evening light inside an Ankara apartment in Barış & Noah Episode 2

Eve döndüğünde, sessizlik çoktan içeri yerleşmişti.

Sabah çıkarken açtığı kapının aynısıydı.

Yine de döndüğü ev, sanki biraz farklıydı.

Akşam ışığı zeminin üstünde uzun uzun uzanıyordu.

Pencerenin dışından uzak arabaların sesi kesilip geliyordu.

Bir yerlerden kızarmış soğan kokusu rüzgârla içeri sızıyordu.

Ankara’da akşam, şehrin yavaş yavaş sıcaklığını bıraktığı zamandır.

Ama bu evin içinde, zaman sanki daha önce durmuştu.

Barış kapıda ayakkabılarını çıkardı.

Bir süre öylece kaldı.

Aynı ev.

Aynı koku.

Aynı duvarlar.

Quiet family dinner in Ankara at sunset with warm cinematic light
The evening light settled gently over the quiet table.

Ama—

Bugün, boşluklar daha belirgindi.

Hiçbir şey eksilmemişti.

Sandalyeler, tabaklar, raflar… hepsi yerli yerindeydi.

Yine de göz, olanlara değil, olmayanlara takılıyordu.

Mutfaktan çorba karıştırma sesi geliyordu.

Metal kaşığın tencereye değen o küçük sesi.

Düzenliydi.

Steaming lentil soup on a quiet Ankara dinner table at sunset
The steam rose quietly into the fading evening light.

Sanki bir şeyi yerinde tutuyordu.

Her gün aynı sesle, bir şeyin dağılmasını engelliyor gibiydi.

Barış içeri girince, Emine arkasını dönmeden konuştu.

“Geldin mi.”

“Evet.”

O kadar.

Mercimek çorbasının kokusu.

Dilimlenmiş ekmek.

Kenarından hafif kırık beyaz bir tabak.

Yıllardır değişmeyen bir masa.

Değişmemişti.

Ama içindeki bir şey yerleşmiyordu.

Barış oturdu.

Önündeki buhara baktı.

Önünde sıcaklık vardı.

İçinde yoktu.

Buhar yükselip kayboluyordu.

İçinde kalan ise yerinden kıpırdamıyordu.

O anda, çocukluğundan bir şey geçti.

Aynı masa.

Daha küçük hali.

Karşısında bir kol.

Ekmeği bölen büyük bir el.

Alçak, net bir ses.

Ama yüz yoktu.

Bir anda dağıldı.

Suya dokunduğunda yayılan dalgalar gibi.

Geriye görüntü değil,
birinin orada olduğu hissi kaldı.

Barış farkında olmadan konuştu.

“…Anne.”

Emine’nin eli çok hafif durdu.

“Bu ev… hep bu kadar sessiz miydi?”

Kendi kulağına bile tuhaf geldi.

Bu evin nasıl bir yer olduğunu biliyordu.

Ama Emine bunu söylemedi.

Bir süre sonra, sakin bir sesle konuştu.

“İnsan az olunca, ev sessiz olur.”

Cevap gibiydi.

Ama değildi.

Kimin eksik olduğunu söylemedi.

Sözler masanın üstünde kaldı.

Bu evde hep böyleydi.

Gerçeğe yaklaşınca, biraz önce dururdu.

O sırada Deniz arka odadan çıktı.

Saçlarını toplamıştı. Elinde telefonla sandalyeye oturdu.

“Yine düşünüyorsun.”

Sesinde hafif bir bıkkınlık vardı.

Ama soğuk değildi.

Bir şeylerin farkındaydı.

Barış başını kaldırdı.

“…Onu hatırlıyor musun?”

Deniz hemen cevap vermedi.

Ekmeği kopardı.

Parmaklarındaki kırıntıları silkeledi.

“Biraz.”

O “biraz” ağırdı.

“Nasıl?”

Deniz düşündü.

“Yüzü net değil. Ama… uzundu galiba.
Bir de eve gelince hava değişirdi.”

Sözünü kesti.

Barış’ın içinde bir şey kıpırdadı.

“Hava değişirdi?”

“Bilmiyorum nasıl anlatayım. Korku değil…
Sadece… evde gerçekten biri var gibi.”

Deniz hafifçe gülümsedi.

Kendisi de tam anlatamıyordu.

Ama o yüzden daha gerçekti.

Evde gerçekten biri var gibi.

Bu söz Barış’ın içine sessizce yerleşti.

Ve o anda anladı—

Bu sessizlik, sadece sessizlik değildi.

Bir şey eksildikten sonra kalan sessizlikti.

“…Hatırlıyorsun aslında.”

Deniz omuz silkti.

“Hatırlamak değil.
Sadece… silinmedi.”

Barış kısa bir an durdu.

Hatıra değil.

Bir iz.

Kalmış olan bir şey.

Emine hiçbir şey söylemeden tabağı masaya koydu.

Onun ellerine bakarken,
Barış’ın içinde bir şey birikti.

Sözsüz.

Neden kimse konuşmuyor?

Neden o hiç var olmamış gibi?

Neden hatırlamaya çalışınca geriye sadece his kalıyor?

Soru boğazına kadar geldi.

Ama söylerse bir şey kırılacak gibiydi.

Söylemedi.

Kaşığı bıraktı.

Küçük bir ses.

Ama fazla büyük geldi.

O sesten sonra, ev bir an durdu.

Dışarıdaki arabalar.

Tencerenin sesi.

Duvarın ötesindeki hayat—

Hepsi uzaklaştı.

Curtain moving softly in an old Ankara apartment at dusk
The room stayed silent, but the curtain kept moving.

Kısa bir an için,
başka bir sessizlik çöktü.

Barış başını kaldırdı.

Hiçbir şey değişmemişti.

Annesi.

Kardeşi.

Aynı yerde.

Pencereler kapalıydı.

Rüzgâr yoktu.

Ama sanki bir şeye dokunmuştu.

Old stone building in Ankara during a quiet evening with soft cinematic light
Evening light resting softly on the stone walls of Ankara.

“…Biraz dışarı çıkacağım.”

Kimseye bakmadan söyledi.

Ayağa kalktı.

Emine durdurmadı.

Deniz de konuşmadı.

Bu sessizlik soğuk değildi.

İkisi de bir şeyi biliyor gibiydi.

Ama adını koymuyordu.

Dışarı çıktığında, Ankara’nın akşamı yumuşamıştı.

Taş duvarlar soluk turuncuya dönmüştü.

Kuru havaya günün sonu karışmıştı.

Uzakta bir minareden yükselen ses,
şehrin üstünden yavaşça geçti.

Herkes evine dönüyordu.

Barış ise uzaklaşmak istedi.

Nereye gittiği önemli değildi.

Sadece uzaklaşmak.

Evde hissettiği şeyin adı yoktu henüz.

Sessizlik.

Eksiklik.

Hatırlanamayan bir yüz.

Silinmemiş bir iz.

Yürüdükçe içindeki ağırlık arttı.

Sonra rüzgâr geldi.

Sabahkiyle aynı.

Sırtına dokunur gibi.

Barış walking alone through a quiet Ankara street at dusk
The city was returning home, but he kept walking.

Durdu.

Yavaşça döndü.

Kimse yoktu.

Ama bu kez,
bunu kolayca geçiştiremedi.

O rüzgâra benzeyen bir şey,
evin içinde de vardı.

Görünmeyen,
ama var olan bir şey.

Hep orada duran,
adı olmayan bir şey.

“…Bitmedi mi hâlâ.”

Söz ağzından çıktı.

Ne demek istediğini bilmiyordu.

Ne bitmemişti.

Ne kalmıştı.

Bilmiyordu.

Ama—

Babasız bir ev,
boş bir ev değildi.

İçinde kalmış zaman vardı.

Kaybolmamış,
sadece bastırılmış hatıralar.

Ve artık,
bunu fark etmişti.

Rüzgâr bir kez daha esti.

Bu kez daha sessiz.

Ama net.

Sanki—
hatırla diyordu.

Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Warm evening light inside an Ankara apartment in Barış & Noah Episode 2

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents