Bölüm 8— Rüzgârdaki Tuhaflık | Ankara’nın sessizliğine karışan görünmez bir iz

Barış looking out over Ankara Castle from a quiet room in Ankara

Bazen rüzgâr, sesi getirmeden önce bir tuhaflık getirir.

Öğleyi geçen Ankara, sabaha göre daha belirgin görünüyordu.

Yokuşun ilerisinde sıralanan binaların duvarları kuru ve beyazdı. Uzak gökyüzü yüksekti, bulutların gölgeleri bile silik kalıyordu. Caddeden geçen arabaların sesi hiç kesilmiyordu ama yine de her şeyin üstüne ince bir sessizlik çökmüştü. Şehir hareketliydi, ama sanki bir yerinde küçük bir boşluk vardı.

Barış, evin önündeki dar yokuştan amaçsızca aşağı iniyordu.

Odasında açık duran haritayı katladıktan sonra da içindeki kıpırtı dinmemişti.

Ucu olmayan çizgiler.

Yazılmamış bir varış yeri.

Biri bir iz bırakmış da, en son kısmını bilerek eksik bırakmış gibiydi.

Ne kadar düşünse, cevaplardan önce yorgunluk geliyordu.

Bu yüzden dışarı çıktı.

Bir şey aramak için değil.

Sadece evin içindeki sessizlikten biraz uzaklaşmak için.

Yokuşun ortasında, küçük bir dükkânın önünde durdu.

Kapının yanında su şişeleri dizilmişti. Gölgelik bez, ortada rüzgâr yokmuş gibi görünmesine rağmen hafifçe kımıldıyordu. Sallanmak gibi değildi. Sanki biri ona belli belirsiz dokunmuştu.

Barış başını kaldırıp beze baktı.

Hava sakindi.

En azından öyle görünüyordu.

Ama yine de bir şey geçmiş gibiydi.

Sert bir rüzgâr değildi bu.

Yüzüne vuracak kadar güçlü değildi. Kıyafetini oynatacak kadar da değil.

Sadece, omzunun yanından birinin geçip gitmişi gibi ince, belirsiz bir his.

Barış arkasına döndü.

Kimse yoktu.

Sokağın karşısında bir çocuk top oynuyordu. İki yaşlı adam dükkânın önünde konuşuyordu. Her şey normaldi.

Ama yine de, sanki ritmi kaçıran yalnızca oydu.

Çok az. Ama yeterince.

“…Yine mi?”

Söz ağzından kendiliğinden çıktı.

Daha önce de olmuştu bu.

İlk bölümün sabahında.

Evden çıktıktan sonra, yolun ortasında sırtından itiliyormuş gibi hissettiren o rüzgâr.

O zaman bunu kafasına takmamaya çalışmıştı.

Ama artık öyle deyip geçmek zorlaşmıştı.

Barış yeniden yürüdü.

Quiet stone courtyard with a lone tree in old Turkey
Even after the voices faded, the silence stayed behind.

Yokuşun sonunda, eski taş duvarlarla çevrili küçük bir meydan vardı. Ortasında tek başına duran bir ağaç yükseliyordu. Yaprakları azdı ama yine de altı gereğinden serin hissediliyordu.

Barış gidip ağacın yanındaki banka oturdu.

Gözlerini kapattı.

Uzaktan gelen araba sesleri.

Birinin pencere kapatması.

Metalin metale çarpan kuru sesi.

Köpek ulumasını andıran, ama tam da öyle olmayan bir ses.

Şehir yaşıyordu.

Ama o hayatın üstüne başka bir sessizlik serilmişti.

Bugün bunu açıkça fark etti.

Bu, sadece sessizlik değildi.

Bekleyen bir sessizlikti.

Barış gözlerini açtı.

Önündeki kuru toprağın üstünde küçük bir kâğıt parçası yuvarlanıyordu.

Onu sürükleyecek kadar rüzgâr yoktu.

Ama kâğıt, sanki kendi iradesi varmış gibi ilerledi. Sonra ağacın dibinde durdu.

Tam o anda, Barış’ın göğsünde sebepsiz bir dalgalanma yükseldi.

Git.

Bunu gerçekten duymadı.

Ama anlam önce geldi.

Barış ayağa kalkacak gibi oldu, sonra vazgeçti.

Nereye?

Neye dayanarak?

Haritada bile yoktu.

Bir an, kendisinde bir tuhaflık olup olmadığını düşündü.

Belki de babasını fazla düşünüyordu. Belki de bu yüzden her şeye anlam yüklüyordu. Ama bunu düşündükçe içi daha da yatışmaz oldu.

Sonunda eve dönmekten başka bir şey yapamadı.

Quiet neighborhood grocery shop in an old Turkish street
The road home felt quieter than before.

Eve vardığında, kapının önünde annesi Emine vardı.

Bir elinde alışveriş çantası, anahtarını yerine koyuyordu. İnce bez torbanın ağzından domatesin kırmızısı, maydanozun yeşili görünüyordu.

“Dışarı çıkmışsın.”

“Evet.”

“Yüzün iyi görünmüyor.”

Barış cevap vermedi.

Onun yerine annesinin yanından geçip içeri girdi. Emine de bir şey söylemeden arkasından girdi.

Mutfak tarafına giden ayak sesleri duyuldu. Sonra musluk açıldı.

Metal kaseye çarpan suyun sesi, evin içine usulca yayıldı.

Barış koridorda öylece durup o sesi dinledi.

Evin içindeki sesler hep aynıydı.

Ama bugün her birinin etrafında bir boşluk var gibiydi.

Sanki seslerin arasına görünmeyen bir şey dikilmişti.

“Anne.”

Mutfaktan gelen ses kesildi.

“Bu evin garip olduğunu hiç düşündün mü?”

Emine hemen cevap vermedi.

Bir süre sonra, süzülen suyun ardından sesi geldi.

“Garip derken neyi kastediyorsun?”

“Bilmiyorum. Ama… bazen fazla sessiz oluyor.”

Söylediği şey ona da fazlasıyla belirsiz geldi.

Ama henüz daha doğru kelimeleri yoktu.

Emine mutfağın girişinde durup ona baktı.

Emine and Barış standing quietly in a dim Ankara hallway
Some silences carry more than words.

Yüzünde ne şaşkınlık vardı ne de inkâr.

Sadece yorgunluğa benzeyen hafif bir yumuşaklık.

“Ev dediğin, biri gidince sessizleşir.”

Bu, daha önce verdiği cevaba benziyordu.

Ama bugün Barış’a yetmedi.

“Ben onu demiyorum.”

Sesi istediğinden sert çıktı.

“Ses olmamasından falan bahsetmiyorum… Sanki bir şey var gibi. Görünmüyor ama yine de burada gibi.”

Söyler söylemez, ne anlattığını kendisi de tam çıkaramaz oldu.

Bunu annesine söylemesi gereken bir şey değilmiş gibi geldi.

Ama çıkan söz geri dönmüyordu.

Emine bir süre sustu.

Pencereden giren ışık, yalnızca omzunun çizgisini beyazlatıyordu.

“Baban da…”

Barış nefesini tuttu.

Emine hemen devam etmedi.

Bakışlarını bir an yere indirdi. Sonra yavaşça konuştu.

“Rüzgârın sesini çok dinlerdi.”

Barış bunu ilk kez duyuyordu.

“…Dinlerdi?”

“Bir şey düşündüğü zaman, pencereyi biraz aralardı. Sonra uzun süre sessiz kalırdı. Dışarıdaki sesleri değil de, sanki rüzgârın değişmesini bekler gibi.”

Barış’ın içinde bir şey usulca yerli yerine oturdu.

Babasının haritası.

Yazılmamış varış noktası.

Ve şimdi rüzgâr.

Hiçbiri tek başına cevap değildi.

Ama hepsi aynı yöne bakıyor gibiydi.

“Bu ne anlama geliyor?”

Emine başını hafifçe salladı.

“Bilmiyorum. Ama… o, sadece gördüğü şeye bakıp karar veren biri değildi.”

Bu sözün ardından evin içine yine sessizlik indi.

Sıradan bir suskunluk değildi bu.

Bir şey geçip gittikten sonra kalan sessizlikti.

Mutfaktaki su sesi, dışarıdaki arabalar, uzaktan gelen çocuk sesleri… hepsi hâlâ oradaydı.

Ama bir anlığına, dünyanın çizgileri incelmiş gibi oldu.

Barış koridorun sonundaki pencereye baktı.

Dantel perde bu kez açıkça kıpırdıyordu.

Ama yanağına hiçbir şey değmiyordu.

“…Az önce içeri rüzgâr mı girdi?”

Söz istemeden ağzından çıktı.

Emine pencereye baktı.

Ama yüzünde hiçbir şey değişmedi.

“Pencere biraz açık. Ondandır.”

Gerçekçi bir cevaptı.

Barış bir yandan hafifçe rahatladı, bir yandan da geride kalmış gibi hissetti.

Mantıklı bir açıklama vardı.

Ama içinde kalan tuhaflık gitmiyordu.

Barış pencerenin yanına yürüdü.

Dışarısı aydınlıktı.

Her zamanki Ankara’ydı.

Yine de, sanki sadece bu pencerenin önü başka bir yere açılıyordu.

Babası da böyle mi durmuştu?

Cevap vermeyen bir şeyin karşısında, rüzgârın değişmesini mi beklemişti?

Tam o sırada hava hafifçe oynadı.

Bu kez daha kısaydı.

Dokundu demek bile zordu.

Ancak geçip gitti denebilirdi.

İnce bir şeydi.

Ama belliydi.

Barış artık bunu hayal sanamıyordu.

Orada bir şey varmış gibi değildi.

Daha çok, bir şey gelmeden önce açılan boşluk gibiydi.

Sessizliğin, sadece sessizlik olmaktan çıktığı an.

Barış gözlerini pencerenin dışından ayırmadan yavaşça nefes verdi.

Henüz hiçbir şey olmamıştı.

Ama olmamış olanın içinde bile, başlamış bir şey vardı.

Kesin olan yalnızca buydu.

Barış standing quietly by a window overlooking Ankara Castle
The curtain moved before the wind could be felt.
Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Barış looking out over Ankara Castle from a quiet room in Ankara

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents