Bölüm9 Babanın Ayakkabıları | Ankara’daki evde kalan son iz

Old brown leather shoes inside a quiet storage closet in an Ankara apartment
Quiet residential street in Ankara under dry midday light
The city kept moving, even while time inside the house stood still.

Ayakkabılarda, bir insanın yürüdüğü zaman kalır.

Öğleyi biraz geçmişti. Evin içi, dışarıdaki aydınlığa göre daha sessizdi.

Pencereden giren ışık beyazdı; zeminde dört köşe bir şekil bırakıyordu. Ankara’nın kuru havası, öğlene doğru daha da belirginleşirdi. Uzak caddeden geçen arabaların sesi. Bir yerlerde kapanan bir pencerenin sesi. Alt kattan hafifçe yükselen sabun kokusu. Dışarıda hayat olması gerektiği gibi akıyordu. Ama bu evin içinde zaman sanki biraz geriden geliyordu.

Barış, koridorun sonundaki küçük dolabın önünde çömelmişti.

Sekizinci bölümde hissettiği o tuhaf rüzgâr artık yoktu.

Ama gitmiş olması, her şeyin bittiği anlamına gelmiyordu.

Tam tersine, görünmeyen bir şeye dokunduktan sonra, insan bu kez gözünün önünde olanla emin olmak istiyordu.

Babası neye bakmıştı.

Nereye gitmeye çalışmıştı.

Haritada bile yazmayan o yer neresiydi.

Cevaplara hâlâ ulaşamıyordu.

Bu yüzden en azından, elinin değebileceği bir şey arıyordu.

Dolabın kapağını açınca, içerden hafif serin bir hava çıktı.

Eski kumaş kokusu, uzun süre kapalı kalmış ağacın kokusuna karışıyordu. İçeride temizlik malzemeleri, artık kullanılmayan birkaç şişe, mevsimi geçmiş ceketler vardı. Arkada, daha aşağıda, ayakkabı kutusuna benzeyen düz bir kutu göründü.

Barış onu kendine doğru çekti.

Kutunun üstünde ince bir toz tabakası vardı.

Unutulmuş bir şeyin tozu değildi bu.

Daha sessiz bir şeydi.

Kimsenin gerçekten unutmadığı, ama kimsenin bilinçli olarak elini sürmediği şeylerin üstünde biriken tozdu bu.

Kapağı açtı.

İçinde bir çift deri ayakkabı vardı.

Hands holding worn brown leather shoes in a quiet Ankara apartment
Some things remain long after a person disappears.

Siyaha yakın koyu kahverengi.

Parlaklığı neredeyse tamamen gitmişti. Burunlarında ince çizikler vardı.

Ama yıpranıp bitmemişlerdi.

Atılması gereken kadar eski değillerdi.

Sanki hâlâ birini bekleyen bir eskilikleri vardı.

Barış bir süre ayakkabılara baktı.

Büyüklerdi.

En azından kendi ayağından biraz daha uzundular.

Bağcıkları hâlâ düzgünce geçirilmişti. Sadece bir ucunun ucu hafifçe yana kıvrılmıştı.

Bu, geride kalmış bir alışkanlık gibi görünüyordu.

Babasının ayakkabıları.

Bu düşünce aklına gelir gelmez, içinde bir şey sessizce çöktü.

Şimdiye kadar sadece bir isimdi bu.

Bir zarfın parçasıydı.

Bir harita çizgisiydi.

Şimdi ise gözünün önündeydi.

Ayak biçiminde.

Barış ayakkabılardan birini eline aldı.

Deri, düşündüğünden daha sertti. Ama fazla soğuk değildi.

Ağırlığı avucunda kaldı.

Sıradan bir eşyanın ağırlığı gibi değildi bu.

Daha başka bir şeydi.

Sanki birinin yokluğu katılaşıp şekil almıştı.

O sırada arkasından bir ayak sesi geldi.

Döndü.

Emine, koridorun ortasında duruyordu. Kolunda yıkanmış çamaşırlar vardı. Hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu.

Barış, ayakkabı elindeyken bir süre kımıldayamadı.

Saklamak için geçti.

Bu, yakalanmış olmak gibi değildi yalnızca.

Daha çok, bu anın bir yerlerde hep bulunacağını biliyor olması gibi bir sessizlik vardı ortada.

“Onu da çıkardın demek.”

Emine’nin sesi suçlayıcı değildi.

Sadece biraz uzaktı.

Biraz.

“Babamın mı?”

Barış sorunca Emine hemen cevap vermedi.

Bakışları ayakkabının burun kısmındaki aşınmış yere indi.

“…Evet.”

Sadece bu kadar.

Ama o kısa cevap, şimdiye kadar bulduğu bütün parçalardan daha gerçekti.

Barış ayakkabıya baktı.

“Demek giyiyordu.”

Çok sıradan bir cümleydi.

Ama ağzından çıkınca ağırlaştı.

Babası bu ayakkabılarla yürümüştü.

Bir yere gitmeden önce de, bir yere varmaya çalışmadan önce de, sıradan günlerin içinde yürümüştü.

Bu kadar basit bir gerçek, şimdi gelip içine oturdu.

Emine yavaşça yaklaştı.

Sonra dolabın yanındaki duvara elini koydu.

“O ayakkabıları uzun zaman giydi.”

“Her yere giderken mi?”

“Öyle biri değildi.”

Middle-aged woman standing quietly in an apartment hallway holding laundry
Some feelings remain in a house long after words disappear.

Barış başını kaldırdı.

“Ne demek o?”

Emine artık ayakkabılara bakmıyordu.

Bakışları daha uzakta bir yerdeydi.

“O, şeyleri yerine göre ayıran biri değildi. Sevdiği bir şeyi, kullanılamaz hâle gelene kadar kullanırdı.”

Bu sözlerle ayakkabıların görüntüsü biraz değişti.

Sadece babasından kalmış bir eşya değildi artık.

Seçilmiş bir şeydi.

Tekrar tekrar giyilmiş, ayağa alışmış bir şeydi.

Adamın kendisinden bir parça hâlâ derinin içinde kalmış gibiydi.

Barış parmaklarını ayakkabının içine soktu.

Tabanın bir kısmı hafifçe çökmüştü.

Ayağın aynı yere tekrar tekrar basmasıyla oluşmuş sessiz bir çukurluktu bu.

O küçücük iz, dayanılmaz derecede gerçekti.

“Bunlarla… nereye gidiyordu acaba?”

Emine yine cevap vermedi.

Ama bu kez sessizlik biraz farklıydı.

Konuşamayan birinin sessizliği değildi bu.

Cevabın tek olmadığını bilen birinin sessizliğiydi.

“İşe giderken de giyerdi. Başka günlerde de.”

“Ne iş yapıyordu?”

Soru, düşündüğünden daha sert çıktı.

Emine’nin parmakları duvarın üstünde hafifçe kıpırdadı.

Cevap vermek istemediğinden değildi.

Sadece, nereden başlaması gerektiğini bilmeyen birinin sessizliği vardı onda.

“Şimdilik… sen daha öncesine bakıyorsun.”

Barış kaşlarını çattı.

“Öncesine mi?”

“Şu an elinde kalanlardan giriyorsun. İsim, kâğıt, harita, ayakkabı… Bu da yeter.”

Barış bir şey söylemedi.

Babasının nasıl bir iş yaptığını bilmek istiyordu.

Ne yaptığını.

Ama ondan önce, belki de daha basit bir şeyi bilmesi gerekiyordu.

Dünyada nasıl var olduğunu.

Emine’nin söylemek istediği buydu.

Bunu biraz geç anladı.

Ayakkabıyı tutan eli hafifçe sıkıldı.

Tam o sırada, zihninde bulanık bir görüntü yükseldi.

Gece vakti giriş kapısı.

Küçük hâli.

Dışarıdan gelen birinin oturup ayakkabı bağlarını gevşetmesi.

Kendisi de biraz öteden bunu seyrediyor gibiydi.

Derinin hafifçe sürtünme sesi.

Kapıdan içeri giren soğuk hava.

Ve bir şey söylemek isteyip de söylemeyen kendisi.

Bunun gerçekten bir anı olup olmadığını bilmiyordu.

Ama ayakkabı elindeyken, yalnızca o sahne tuhaf biçimde yakındı.

“…Hatırlıyor olabilirim.”

Sözler kendiliğinden çıktı.

Emine hiçbir şey söylemedi.

Ama bunu da inkâr etmedi.

Barış ayakkabıyı kutuya geri koyacakken, gözü tabana takıldı.

Birinde.

Toprağa benzeyen, biraz farklı bir renk vardı.

Eski bir kir de olabilirdi. Deride kalmış bir iz de.

Bilmiyordu.

Ama evin içindeki tozun rengi değildi bu.

Kuru bir renkti.

Soluk.

Toprak rengi.

Ankara toprağı da olabilirdi.

Başka bir yer de.

Bilmiyordu.

Ama bilmeyişi, göğsünün içinde sessizce bir sıcaklık bıraktı.

Babası bu ayakkabılarla nerelerde yürümüştü.

Neler görmüştü.

Neler düşünmüştü.

Hangi kararı verememişti.

Cevap yoktu.

Ama o anda, Barış için o cevapsızlığın kendisi acıtıyordu.

“Anne.”

Emine başını kaldırdı.

“Atmadın bunları.”

Bir süre sessiz kaldı.

Sonra hafifçe nefes verdi. Dudaklarının ucunda belli belirsiz bir gülümseme göründü.

“Atmak için bir neden bulamadım.”

Bu, bağlılığın dili değildi.

Unutamadım da değildi.

Daha sessiz bir şeydi.

Hayatın dibinde kalıp da adı hiç konmadan duran şeyler gibi.

Barış ayakkabıları kutuya geri koydu.

POV view of worn leather shoes inside an old shoebox
Some memories wait quietly until someone opens them.

Kapağı kapattıktan sonra bile, az önce hissettiği ağırlık ellerinden gitmedi.

Belki de babası o kadar uzak biri değildi.

En azından bir isim kadar uzak değildi.

Bir harita kadar da.

Bir insanın yürüdüğü izi kimse göremez.

Ama ayakkabılar bilir.

Dolabın kapağını kapatmadan önce Barış bir kez daha dönüp baktı.

Kutu yine karanlığın içine çekildi.

Ama artık orada ne olduğunu biliyordu.

Sadece bu bile, evin içindeki karanlığı biraz değiştirmişti.

Ve aynı anda, bilmediği şeylerin hâlâ çok daha fazla olduğunu da ilk kez bu kadar açık gördü.

Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Old brown leather shoes inside a quiet storage closet in an Ankara apartment

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents