
Bir insanı anlamaya çalışırken, en zor olan şey bazen onun ne yaptığı değil, neden geride neredeyse hiçbir şey bırakmamış gibi göründüğüdür.
Öğleden sonraki ışık, sabahtakinden daha acımasızdı.
Ankara’nın göğü yüksekti, kuruydu. Işık, duvarları da, pencereleri de, odadaki eşyaların köşelerini bile sert bir netlikle ortaya çıkarıyordu. Görülmese daha iyi olacak şeyleri bile gösterecekmiş gibi duran bir ışıktı bu.
Barış, odasındaki pencerenin önünde oturuyordu.
Yerde katlanmış harita vardı.
Masa çekmecesinde, açılmamış kahverengi bir zarf.
Aklında ise ayakkabıların ağırlığı ve tabanında kalan kuru toprağın rengi.
Babasına dair izler gerçekten de yavaş yavaş artıyordu.
Ama buna rağmen, adamın kendisi sanki daha da uzaklaşıyordu.
Mustafa.
O ismi artık biliyordu.
Giydiği ayakkabıları görmüştü.
Haritayı da bulmuştu.
Ama nereye gittiğini de bilmiyordu, ne düşündüğünü de, nasıl bir hayat yaşadığını da.

Ortada kalan şeyler vardı.
Ama bunların hiçbiri bir insanın içinde birleşmiyordu.
Bugün o çelişki, her zamankinden daha fazla göğsünü sıkıştırıyordu.
Odanın dışından kumaş silkme sesi geldi.
Kuru, kısa bir ses.
Bir kez.
Sonra bir daha.
Barış ayağa kalktı, koridora çıktı.
Avluya bakan küçük balkonda Emine çamaşır asıyordu. Beyaz çarşafın bir ucu ışığı öyle yakalıyordu ki bakmak neredeyse göz alıyordu. Rüzgâr çok hafifti. Ama kumaş, sanki göğü oradaki insanlardan daha iyi biliyormuş gibi hareket ediyordu.
Emine, ağzında mandalla ona baktı.
“Ne oldu?”
Sesi her zamanki gibi sakindi.
“Anne.”
Barış’ın sesi, kendi kulağına bile beklediğinden daha doğrudan geldi.
“Babam nasıl biriydi?”
Emine’nin eli durdu.
Sadece o küçük hareket görüldü. Mandalı ağzından alıp parmaklarının arasına geçirişi.
Barış sessizliği bekledi.
Eskiden olsa, o sessizliğin kendisi geri adım atmasına yeterdi.
Şimdi değil.
“Harita vardı. Ayakkabılar vardı. Bir adı var. Ama asıl önemli olan şey yok.”
Sözler kendiliğinden çıktı.
Hayır.
Kendiliğinden değil.
Uzun zamandır içinde bastırılmış bir şeyin sonunda bir çıkış bulması gibi çıktı.
“Nasıl biriydi o? Ne iş yapıyordu, nereye gidiyordu, ne düşünüyordu… Bunların hepsi ortada yokken, sanki kalmış gibi durması tuhaf değil mi?”
Son cümlesi biraz daha sert çıktı.
Belki de öfkeliydi.
Bunu ilk kez o anda düşündü.
Babasına mı.
Annesine mi.
Hiçbir şey bilmeden bırakılmış kendisine mi.
Bilmiyordu.
Emine bir süre boş çamaşır sepetine baktı.
Sonra mandallardan birini korkuluğun üstüne bıraktı.
“Tuhaf olduğunu biliyorum.”
Barış kısa bir an nefesini tuttu.
Annesinin bunu inkâr edeceğini sanmıştı.
Ya da yine aynı sakinlikle geçip gideceğini.
Ama Emine, çelişkinin kendisini inkâr etmedi.
“Ama…”
Bakışlarını beyaz çarşafın arkasındaki gökten ayırmadan konuştu.
“İnsanın bazı tarafları açıklanabilir biçimde kalır. Bazılarıysa kalmaz.”
“Bu hiçbir şeyi açıklamıyor.”
“Evet,” dedi. “Açıklamıyor.”
Cevabı tuhaf biçimde sakindi.
Fazla sakindi.
İşte bu yüzden daha çok canını sıkıyordu.
“Yani böylece kalacak, öyle mi?”
Bu kez sesi açıkça titredi.
“Ben onun oğluyum. Nasıl olur da nasıl bir adam olduğunu bile bilmem?”
Emine sonunda ona baktı.
Gözlerinde ne öfke vardı, ne yaş.
Sadece çok uzun zamandır taşınan bir şey.
“Sen onu tek bir kelimeyle bilmek istiyorsun.”
“…Hayır.”
Refleksle reddetti.
Ama tam olarak da reddedemedi.
Bir iş olsa yeterdi.
Bir görev.
Bir sıfat.
Ortadaki her şeyi tutacak tek bir kelime.
Harita taşıyan adam.
Rüzgârı dinleyen adam.
Aynı ayakkabıları yıllarca giyen adam.
Bunlar yetmiyordu.
Emine, korkuluğa asılı kumaşın kırışığını parmak uçlarıyla düzeltti.
“Baban tek bir şeyle anlatılabilecek biri değildi.”
Bu söz, daha önce söylediklerine benziyordu.
Basitçe anlatılabilecek biri değildi.
Ama bu kez biraz daha yakındı.
Barış bir şey demedi.
Emine devam etti.
“Ciddiydi. Sessizdi. Uzağa bakan biriydi. Evdeyken gerçekten burada olurdu. Ama bazen, yine de bir yanı baştan beri başka bir yerdeymiş gibi gelirdi.”
Barış küçük bir nefes aldı.
Burada—
ve başka bir yerde.
Çelişkiliydi bu.
Ama şimdiye kadar bulduğu her şey de böyleydi zaten.
Harita vardı, ama hedef yoktu.
İzler vardı, ama açıklama yoktu.
Babası bir zamanlar bu evdeydi, ama sanki başından beri yokmuş gibi yaşanmıştı.
“…Bu ne demek şimdi?”
Sesi neredeyse kendi kendine konuşur gibiydi.
Emine gözlerini biraz indirdi.
“İşte bu yüzden kelimelere dökünce değişiyor.”
O anda, dördüncü bölümdeki mutfak gecesi yine geri geldi.
Bir şeyi kelimelere dökünce, şekli değişiyordu.
Ama kelime olmadan da elde tutulamıyordu.
Annesinin bütün bu zaman boyunca tam o çelişkinin içinde durduğunu ancak şimdi biraz anlayabiliyordu.
“Peki ben onu nasıl bileceğim?”
Bu, sorudan çok yaraya benziyordu.
Emine hemen cevap vermedi.
Onun yerine yeni astığı çarşafın ucunu bastırdı.
Bembeyaz kumaşın ötesinde yalnızca gökyüzü uzanıyordu.
“Kalanlara bak,” dedi sonunda.
“Ama sadece kalanlardan hüküm verme.”
Barış bunu duyunca gözlerini yavaşça kapattı.
Geride çok az şey kalmıştı.
Ve az olduğu için, ona daha fazla anlam yüklemek istiyordu.
Bir ayakkabı görünce adamı oradan kuruyordu.
Bir harita görünce oradan bir yolculuk çıkarıyordu.
Bir zarf görünce cevabın onun içinde olduğuna inanmak istiyordu.
Ama babası bunların hiçbiri değildi.
Bunu ancak şimdi biraz anlayabiliyordu.
Bilmeyerek biraz anlamak.
En zor olan da buydu.
Rüzgâr, yeni yıkanmış kumaşı kıpırdattı.
Çarşaf kabardı. Sonra yine yavaşça indi.
Arkasında annesi bazen görünüyor, bazen kayboluyordu.

Barış o hareketi izlerken düşündü.
Bilmek istediği şey yalnızca babasının işi değildi.
Sadece ne yaptığı da değildi.
Nasıl yaşadığını bilmek istiyordu.
Ama bunun sonu tek bir cevaba çıkmayacaktı.
Emine sepeti eline aldı.
İçeri girmeden önce bir kez daha konuştu.

“Sen ona benziyorsun. O yüzden acele ediyorsun.”
Bu sözde ne yumuşaklık vardı, ne teselli.
Sadece sessizce, içinin derinine düştü.
Acele.
Belki de haklıydı.
Cevabı olmayan bir şeyin içinde durmaya artık dayanamıyordu.
Ama babası da böyle biriyse—
Barış, rüzgârda hareket eden beyaz kumaşa baktı.
Öte tarafı göremiyordu.
Ama orada göğün olduğunu biliyordu.
Belki de bazen
insanın yürümeye devam etmesi için
yalnızca bu yeterdi.

