11. Bölüm — Kız Kardeşin Öfkesi | Ankara’daki Evde Babaya Dair Taşan Duygular

Barış standing in a dark hallway while Deniz looks out a window in an Ankara apartment at sunset

Öfke, bazen sese dönüşmeden önce havayı değiştirir.

Akşam ışığı odanın köşelerinde birikmeye başladığında, ev gündüze göre biraz daha dar geliyordu.

Pencerenin dışında, Ankara’nın yokuşlarına uzun gölgeler düşmüştü. Uzak caddeden geçen arabaların sesi kuru duvarlara çarpıp ince bir yankıyla geri dönüyordu. Bir evden kızarmış soğan kokusu geliyordu. Akşam, çoktan hayatın içine karışmıştı.

Barış, babasının ayakkabılarını geri koyduğu dolabın önünde duruyordu.

Kapağı kapatmıştı.

Ama içi hâlâ orada kalmış gibiydi.

O ayakkabıların ağırlığı.

Tabanındaki toprak.

Annesinin belirsiz sözleri.

“Nasıl bir adamdı?” sorusu, cevapsız bir şekilde göğsünün bir yerinde takılı kalmıştı.

O sırada arkasındaki odadan bir şeyin düşme sesi geldi.

Kuru, sert bir ses.

Barış döndü.

Deniz’in odasının kapısı yarı aralıktı.

İçeriden hareket sesleri geliyordu.

Bir çekmecenin kapanışı.

Bir kitabın bırakılışı.

Ve biraz düzensiz bir nefes.

Barış bir adım yaklaştı.

“Deniz?”

Cevap gelmedi.

Sonra, odanın içinden sesi geldi.

“İçeri girme.”

Keskin bir sesti.

Bağırmıyordu.

Ama Deniz’de pek alışık olmadığı bir sertlik vardı.

Barış kapının önünde durdu.

“Bir şey mi oldu?”

“Hiçbir şey.”

Bu, hiçbir şey olmamış birinin cevabına benzemiyordu.

Bir süre sessizlik çöktü.

Kapının öbür tarafından kıyafetlerin hışırtısı geliyordu.

Bir şey mi arıyordu, yoksa bir şeyi saklamaya mı çalışıyordu, Barış anlayamadı.

“…Az önceki şeyi hâlâ düşünüyor musun?”

Bu kez sesi, öfkesini bastırmaya çalışır gibi biraz düzleşmişti.

“Neyi?”

“Babamı.”

O tek kelimeyle havanın şekli değişti.

Barış elini kapı pervazında tutarak küçük bir nefes verdi.

“Düşünürüm tabii.”

“Bu kadar düşünen bir tek sensin.”

Sözlerinde diken vardı.

Ama o diken yalnızca abisine yönelmiş gibi değildi.

Daha derinde, başka bir şeye saplanmış gibiydi.

Barış sustu.

Deniz bunu onay saymış olacak ki kapıyı biraz daha açtı.

Odanın yarısı akşam gölgesiyle kararmıştı.

Yatağın üstünde yarım katlanmış kıyafetler vardı.

Masanın üstünde bir defter ve bir toka.

Sıradan bir odaydı.

Ama şimdi, odanın tam ortası biraz dağılmış görünüyordu.

Deniz yatağın yanında duruyordu.

Bir elinde eski, küçük bir kutu vardı.

Kapağı açıktı. İçinde düğmeler, çengelli iğneler ve artık kullanılmayan küçük aksesuarlar karmakarışık duruyordu.

An old memory box with hair accessories and buttons on a bed at sunset in Ankara
Some memories remain quietly where they were left behind.

“Ne yapıyorsun?”

“Toparlıyorum.”

Cevap hemen gelmişti.

Ama sesinde zorlama vardı.

Barış kutunun içine baktı.

Köşede yıpranmış bir çocuk saç bandı görünüyordu.

Yıllardır kullanmıyor olmalıydı.

“Bunu şimdi yapmasan da olur.”

“Şimdi yapmak istiyorum.”

Cevap fazla hızlıydı.

Ardından Deniz’in kendisi de biraz şaşırmış gibi oldu.

Duygusunun ondan önce konuştuğunu fark etmiş olmalıydı.

“…Abi.”

Küçük kutuyu yatağın üstüne bıraktı ve sonunda Barış’a baktı.

“Neden şimdi?”

Bu soru ikinci bölümde de vardı.

Ama şimdi daha ağırdı.

“Bunca zaman sonra babamı öğrenince ne olacak?”

“Ne olacağı meselesi değil.”

“Öyle.”

Deniz’in sesi onun sözünün üstüne bindi.

“Sonuçta öyle. Öğrenince bir şey değişecek sanıyorsun. O yüzden bu kadar bakıyorsun. Haritaya, ayakkabılara, çekmecelere.”

Barış hafifçe kaşlarını çattı.

“Belki değişir.”

“Değişmez.”

Bu söz öfkeden çok, vazgeçmişliğe yakındı.

Barış standing in a dark hallway while Deniz faces the window in an Ankara apartment at sunset
Even in the same home, some silences stand between people.

Deniz pencereye doğru yürüdü ve perdeyi biraz araladı.

Akşam ışığı yüzünün yalnızca bir tarafını aydınlattı.

Yüzü hem çocuk gibi görünüyordu, hem de çok yorgun.

“Orada olmayan biri, yokmuş gibi değil mi zaten?”

Sesi sakindi.

“Biz ateşlendiğimizde yanında mıydı? Okulda kötü bir şey olduğunda yanında mıydı? Annem her şeyi tek başına yaparken yanında mıydı?”

Barış cevap veremedi.

Cevap olmadığı için değil.

O sorular Deniz’in öfkesi değil, yıllardır biriken zamanın kendisiydi.

“Ben yüzünü bile doğru düzgün hatırlayamıyorum.”

Deniz devam etti.

“Ama sen sürekli onu düşünüyorsun. İşte bu sinirimi bozuyor.”

İlk kez sesi hafifçe titredi.

Barış kapının yanında durup o titremeyi dinledi.

Öfkeliydi.

Ama yalnızca öfkeli değildi.

Geride bırakılmış zamanın acısı, abisinin oraya geri dönmeye çalışmasına duyduğu şaşkınlık, kendisinin artık tutamadığı bir şeye abisinin uzanmaya çalışmasının verdiği sızı… Hepsi birbirine karışmıştı.

“Abi, sen bilmediğin bir şeyi öğrenmeye çalışmıyorsun.”

Deniz yavaşça döndü.

“Orada olmayan birini, varmış gibi yapmak istiyorsun sadece.”

Bu söz Barış’ın göğsüne dümdüz saplandı.

İtiraz etmek istedi.

Ama bir an için edemedi.

Bir isim.

Bir harita.

Ayakkabılar.

Onların izini sürdükçe, belki de aradığı şey babasının gerçeği değil, babasının “var olmuş” olduğu duygusuydu.

Deniz onun sessizliğini başka türlü anlamış gibiydi.

“Gördün mü?”

Gülümsedi.

Ama gülmüyordu.

“Ben yapamam. Böyle düşünemem.”

O sırada koridorun öbür ucundan ayak sesleri geldi.

Emine’ydi.

Elinde alışveriş poşetiyle durdu.

İkisinin arasında asılı kalan havaya bakması, bir şey olduğunu anlamasına yetmişti.

Emine carrying grocery bags through an old Ankara apartment hallway at dusk
She carried the evening home before anyone had words for it.

“Ne oldu?”

Sesi sakindi.

Ama Deniz hemen annesine bakmadı.

“Bir şey yok.”

Böyle söyledi, ama gözlerinin çevresi hâlâ gergindi.

Emine odaya girmedi.

Koridorda durduğu yerden konuştu.

“Bir şey yokken çıkan bir ses değil bu.”

Bu sözle Deniz’in yüzü biraz bozuldu.

“E ne? Öfkelenmem yasak mı? Ben kızamaz mıyım?”

Söz annesine söylenmiş gibiydi.

Ama sadece ona değildi.

Daha uzun bir zamana söylenmişti.

Emine cevap vermedi.

O sessizlik Deniz’i daha da incitmiş gibi görünüyordu.

“Abi arıyor. Sen susuyorsun. Ama ben, hiçbir şey yokmuş gibi yaşadım.”

Sözler odanın içine düştü ve orada kaldı.

Hiçbir şey yokmuş gibi yaşamak.

Deniz’in öfkesinin özü buydu.

Babasının yokluğu açıklanmadan, ama her günün içinde iyiymiş gibi davranmak zorunda kalan birinin öfkesi.

Barış bunu ancak şimdi biraz anlayabildi.

Kendisi ne kadar “bilmek” istiyorsa, Deniz de o kadar “artık dokunmamak” istiyordu.

İkisi de ailenin yarasıydı.

Emine alışveriş poşetini usulca yere bıraktı.

Sonra alçak bir sesle konuştu.

“Kızabilirsin.”

Bu sözle Deniz’in omuzları hafifçe titredi.

“Zaten uzun zamandır kızgınsın.”

Deniz hiçbir şey söylemedi.

Sadece pencereye dönük durdu ve elinin tersiyle gözlerinin kenarını sildi.

Ağlıyor muydu, yoksa ağlamamaya mı çalışıyordu, Barış anlayamadı.

Anlayamadığı hâlde, sırtı çok küçük görünüyordu.

Akşam ışığı odanın içinden yavaş yavaş çekildi.

Kimse hemen hareket etmedi.

Öfkenin ardından her zaman büyük bir ses kalmaz.

Bazen her şey söylendikten sonra, sessizlik daha ağır olur.

Barış o sessizliğin içinde düşündü.

Babasını bilmek istemesi gerçekti.

Ama bu yalnızca ona ait değildi.

Aynı yokluğun içinde olsalar da, herkesin yarası farklıydı.

Bu farkı bilmeden ilerlerse, yine bir şeyi kıracaktı.

Deniz arkasını dönmedi.

Emine de artık bir şey söylemedi.

Sadece dışarıda, akşam rüzgârı perdeyi bir kez hafifçe oynattı.

Bu, insanı ileri iten bir rüzgâr değildi.

Odada kalan sıcaklığı sessizce soğutmaya gelen bir rüzgâr gibiydi.

An open window with moving white curtains in a quiet Ankara apartment at dusk
After the words were spoken, only the curtain kept moving.
Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Barış standing in a dark hallway while Deniz looks out a window in an Ankara apartment at sunset

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents