13. Bölüm Annenin Bir Sözü | “Bana Söylenmemiş” Gerçeğini Fark Ettiği Sabah

Barış sitting quietly in a warm Ankara kitchen while his mother stands near the window at sunrise

Sabah ışığı masanın kenarından yavaşça kayıyordu.

Dünkü ışıkla aynı olmalıydı.

Aynı açıdan.

Aynı renkte.

Aynı sessizlikle.

Ama yine de—
bugün başka görünüyordu.

Barış sandalyede oturuyordu.

Bir süre hiç kıpırdamadı.

Hiçbir şey olmamıştı.

Pencere her zamanki gibi aydınlıktı. Dışarıdan, uzaktan geçen arabaların ince sesi geliyordu. Yakınlarda bir yerde bir kapı kapandı. Sonra sessizlik yeniden döndü.

Ankara sabahları kuru ve düzenli başlar. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Ama bugün, o düzenin kendisi bile yapılmış gibi görünüyordu.

Hiçbir şey değişmemiş olmalıydı.

Yine de bir şeyin artık eski hâline dönmeyeceğini hissediyordu.

Düne kadar Barış, babası hakkında sadece “bilmediğini” düşünüyordu.

Boşluk olduğu için bilmiyordu.

Kimse konuşmadığı için anlayamıyordu.

Hepsi bu sanıyordu.

Ama artık öyle değildi.

Dördüncü bölümdeki o gece, annesi açıkça söylemişti.

“Bilmemekle, sana söylenmemiş olması aynı şey değil.”

Bu söz sabah olunca kaybolmamıştı.

Tam tersine, gece olduğundan daha belirgin bir hâlde içinde kalmıştı.

Sanki ışık vurunca, daha önce görünmeyen bir şeyin sadece sınırları ortaya çıkmıştı.

Mutfaktan kahve kokusu geliyordu.

Biraz acı.

Biraz tatlı.

Bu evde eskiden beri değişmeden kalan bir kokuydu.

Değişmeyen koku.

Değişmeyen sabah.

Değişmemesi için hazırlanmış gibi duran masa.

Emine fincanı sessizce masaya bıraktı.

“İç.”

Hepsi buydu.

Her zamanki ses.

Her zamanki söz.

Ama bugün, o “aynılık” tuhaf biçimde ağırdı.

Barış fincana doğru elini uzatacak gibi oldu.

Sonra durdu.

Emine sandalyeye oturmadı.

Mutfakta ayakta duruyordu.

Sırtı dönüktü.

O mesafe, eskisinden çok daha uzak görünüyordu.

Aynı evin içindeydi ama artık aynı yerde durmayan birinin sırtı gibiydi.

“…Anne.”

Barış sessizce söyledi.

Emine dönmedi.

“Babamla ilgili.”

O anda hava hafifçe durdu.

Sadece bir an.

Ama kesinlikle bir şey kıpırdadı.

Emine’nin eli durdu.

Emine quietly turning toward Barış inside a sunlit Ankara kitchen
“I didn’t tell you.”
That single sentence changed the silence forever.

Kahvenin buharı, ikisinin arasındaki boşluktan ince bir çizgi gibi yükseliyordu.

Barış, onun o duruşunu gördüğünde artık emindi.

Demek gerçekten bir şey vardı.

Sadece sessizlik değildi.

Sadece hatırlayamamak da değildi.

Bu evde dokunulmaması gereken değil, dokunulmasına izin verilmeyen bir şey vardı.

Emine yavaşça nefes verdi.

Sonra sessizce konuştu.

“…Sen.”

Sesi küçüktü.

Ama kaçacak yer bırakmıyordu.

“Sen, onun nasıl bir hayat yaşadığını bilmiyorsun.”

Barış’ın kalbi biraz daha sert attı.

Nasıl bir hayat.

Bu söz, babasını yalnızca “yok olan biri” olmaktan çıkardı.

Giden biri.

Dönmeyen biri.

Böyle belirsiz bir varlık olmaktan çıkıp, bir şeyi seçerek yaşamış biri olarak ağır ağır karşısında durdu.

“…Ne demek bu?”

Sesi biraz sertleşti.

Emine hemen cevap vermedi.

Bu sessizlik, alıştığı sessizlikten farklıydı.

Kaçan bir sessizlik değildi.

Seçen bir sessizlikti.

Sonra söyledi.

“Sana anlatmadım.”

Açıkça.

Gizlemeden.

Kaçacak yer bırakmadan.

Bu tek cümleyle hava değişti.

Barış’ın içinde bir şey yıkıldı.

Şimdiye kadar şöyle düşünmüştü.

Babasını bilmiyordu.

Ama şimdi, ilk kez başka bir şekil belirdi.

Bilmiyor değildi.

Ona söylenmemişti.

Aradaki fark, göğsünün içine ağır ağır indi.

Bilmeden kalmış değildi.

Birisi onu orada tutmuştu.

İyilikten mi, korkudan mı, kararsızlıktan mı bilmiyordu.

Ama bir niyet vardı.

“…Neden?”

Barış alçak sesle sordu.

“Neden bana söylemedin?”

Emine yavaşça döndü.

Gözleri sakindi.

Öfke yoktu.

Keskin bir hüzün de yoktu.

Sadece derinlik vardı.

Uzun zamandır aynı ağırlığı taşıyarak ayakta kalmış birinin gözleri.

“Onunla aynı seçimi yapmayasın diye.”

Bu söz doğrudan içine düştü.

Barış nefesini tuttu.

Aynı seçim.

Demek babasının bir seçimi vardı.

Kaza değildi.

Sadece yokluk değildi.

Basit bir kayboluş değildi.

Bir şey seçmişti.

Ve annesi, o seçimin şeklini biliyordu.

“…Aynı seçim derken ne?”

Emine bakışlarını biraz indirdi.

Ama orada da konuşmadı.

“Senin henüz bilmen gerekmediğini düşünmüştüm.”

Bu söz yumuşaktı.

Ama aynı anda bir reddediş gibi de duyuluyordu.

Onu koruyor muydu, uzak mı tutuyordu, hemen anlayamadı.

Ama en azından orada bir irade vardı.

Barış’ın içinde küçük bir öfke kıpırdadı.

“O zaman ne zaman bileceğim?”

Sesi biraz titredi.

Bağırmıyordu.

Ama dünkü gibi sadece öğrenmek isteyen biri de değildi artık.

Bu sorunun içinde, geride bırakılmış birinin acısı vardı.

Emine cevap vermedi.

Sadece yavaşça başını salladı.

“Buna… ben karar veremem.”

Sonra sessizce devam etti.

“Bunu sen seçeceksin.”

Bu söz onu uzaklaştırıyor muydu?

Yoksa ona güveniyor muydu?

Barış bilmiyordu.

Ama bir şey kesindi.

Bu evde hâlâ söylenmemiş bir gerçek vardı.

Ve o gerçek tesadüfen gizli kalmamıştı.

Bilerek saklanmıştı.

Üstelik bu, annesinin tek başına kapatıp sakladığı bir şey de değildi.

Bir yerde, babasının seçimiyle bağlıydı.

Bu yüzden annesi şimdi hâlâ böyle bir yüzle duruyordu.

Sadece öfke değil.

Sadece hüzün de değil.

Daha karmaşık bir sessizliğin içinde.

Kahve yavaş yavaş soğumaya başlamıştı.

Üzerindeki buhar incelmiş, az önceki sıcaklık sessizce kayboluyordu.

Barış ona dokunmadı.

Onun yerine pencerenin dışına baktı.

Işık hâlâ oradaydı.

Uzaktaki binalar, yol, sabahın kuru havası.

Hepsi düne kadar olduğu gibi görünüyordu.

Ama—
artık aynı manzara değildi.

Quiet residential street in Ankara under a cloudy morning sky
The city looked unchanged, but nothing felt the same anymore.

Bu evde hiçbir şey bilmeden yaşamamıştı.

Ona bir şey söylenmeden burada korunmuştu.

Ya da durdurulmuştu.

Aradaki fark çok büyüktü.

Kimsenin duyamayacağı kadar küçük bir sesle mırıldandı.

Barış standing by a window overlooking Ankara in the early morning
The city outside had not changed, but nothing inside him remained the same.

“…Bana ne söylenmedi?”

Cevap gelmedi.

Emine de artık hiçbir şey söylemedi.

Sadece ayakta durup ona baktı.

Gözlerinde aynı anda iki şey vardı.

Onu durdurmak isteyen bir duygu.

Ve artık durdurulamayan bir şey.

O anda Barış’ın içinde ilk kez net bir şey doğdu.

Henüz cevap değildi.

Henüz karar da değildi.

Ama bilmek istemesi gerçekti.

Artık bilmeden kalamazdı.

Birinin boş bıraktığı yere, bir gün kendi eliyle dokunmak zorundaydı.

O küçük istek, sabah sessizliğinin dibinde, kesin bir şekil aldı.

Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Barış sitting quietly in a warm Ankara kitchen while his mother stands near the window at sunrise

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents