14. Bölüm:  Barış’ın Kızılay’da Durma Nedeni|Yola Çıkmadan Önceki Tereddüt ve Kıpırdayamadığı An

Barış standing in Kızılay Square at sunset in Ankara

İnsan yalnızca bir nedeni olduğunda hareket etmez.

Çoğu zaman, nedenini kelimelere dökmeden yürümeye başlar.

Barış son birkaç gündür bunu tekrar tekrar düşünüyordu.

Üç gün önceki sabah.

Pencereden içeri süzülen ışığa öylece bakan hâli.

İki gece önce.

Annesinin sesi.

“Bilmemekle, sana söylenmemiş olması aynı şey değil.”

Dün sabah.

Annesinin sessizce kabul ettiği o söz.

“Ben sana anlatmadım.”

Ve ardından geriye kalan şey—
babasının “seçimi” denilen, biçimsiz bir ağırlıktı.

Tek tek bakıldığında küçük şeylerdi.

Ama artık yalnızca kopuk parçalar değillerdi.

Farkına varmadan, içinde bir yerde aynı yöne dönmeye başlamışlardı.

Bir şey değişiyordu.

Bundan emindi.

Ve şimdi—
o değişimin ucunda duruyordu.


Kızılay kavşağı bunu tek kelime etmeden gösteriyordu.

Öğleni biraz geçmişti.

Şehrin ışığı keskinleşmişti.

Binaların gölgeleri kısaydı.

Yoldaki beyaz çizgiler, asfaltın üstünde kuru kuru beliriyordu.

Kornalar.

Fren sesleri.

Trafik ışığının elektronik sesi.

Uzakta bir otobüsün alçak uğultusu.

Bunca ses üst üste biniyordu.

Yine de bir yerlerde boş kalmış gibi duran bir sessizlik vardı.

İnsan fazla olunca sesler düzleşir.

Crowded evening crossing in Kızılay Square, Ankara
The city kept moving while something inside him stood still.

Tek tek ayak sesleri, konuşmalar kaybolur.

Geriye yalnızca şehrin nefesi kalır.

Onun içinde durunca—
insan kendi sınırlarını biraz geç fark eder.

Kızılay, herkesin bir yere giderken geçtiği bir yerdi.

Öğrenciler.

Memurlar.

Elinde alışveriş poşeti taşıyanlar.

Otobüse yetişmeye çalışanlar.

Kafeden çıkan gençler.

Bu şehrin merkezinde her zaman bir “sonraki şey” vardı.

Burası birinin durması için değil,
birinin ilerlemesi için var gibiydi.

Bu yüzden orada öylece duran tek kişi olmak,
Barış’a tuhaf biçimde yabancı hissettirdi.


Barış, yaya geçidinin hemen önünde durmuştu.

Buraya gelene kadar yürüdüğü yolu tam olarak hatırlayamıyordu.

Evden çıkalı çok olmamıştı.

Ama aradaki sokaklardan neredeyse hiçbir görüntü kalmamıştı.

Bildiği tek şey vardı.

Artık o evin içine dönememişti.

O sabah ışığı.

O kahve kokusu.

O “sana anlatmadım” cümlesi.

Ve hâlâ biçim almamış olan,
“babasının seçimi” denen ağırlık.

Bunları içinde taşıyarak aynı sandalyede oturamazdı.

Evdeyken hiçbir şey olmuyordu.

Ama bir şey kesin olarak ilerliyormuş gibi geliyordu.

Korkutan da buydu.

Bu yüzden yürümüştü.

Bir şeye karar verdiği için değil.

Sadece orada daha fazla kalamadığı için.


Işık kırmızıya döndü.

İnsan akışı durdu.

Takım elbiseli bir adam saatine baktı.

Yanında biri telefonda gülüyordu.

Bebek arabası süren kadın hiç tereddüt etmeden ileriye bakıyordu.

Öğrenciye benzeyen iki kişi sonraki planlarından konuşuyordu.

Kimse durmuyordu.

Kimse kararsız görünmüyordu.

En azından dışarıdan öyleydi.

Herkes bir yere gidiyordu.

O kalabalığın içinde yalnızca Barış durmuştu.


A man standing still in a crowded Kızılay crosswalk in Ankara
The whole city moved forward while he remained where he was.

“Gidecek miyim?”

Bu söz zihninde belirdi.

Şimdiye kadar belirsizdi.

Sadece bir histi.

Ama şimdi farklıydı.

Bu sözün açık bir ağırlığı vardı.

Gitmek.

Nereye?

Ne için?

Cevap yoktu.

Yine de soru artık kaybolmuyordu.


Işık yeşile döndü.

İnsanlar aynı anda hareket etti.

Bir akış oluştu.

Herkes o akışa doğalca karıştı.

Crowded crosswalk in Kızılay, Ankara during late afternoon
Everyone kept walking. Only he remained out of step.

Barış da yalnızca bir adım attı.

Küçük bir adımdı.

Bu akışa katılmak için yeterli olmalıydı.

Ama—
ayağı yarıda durdu.

Bir omuz ona çarptı.

Kimse aldırmadı.

Özür dileyen yoktu.

Dönüp bakan da.

Normal olan buydu.

Sadece o, orada bir şeye takılı kalmıştı.


“Geri mi dönsem?”

Bu düşünce beklediğinden daha kolay geldi.

Eve dönebilirdi.

Hiçbir şey olmamış gibi yapabilirdi.

Babası.

Mustafa adı.

Annesinin sessizliği.

Anlatmadığını itiraf etmesi.

Bunların hiçbirine henüz dokunmamış gibi davranabilirdi.

Öyle yaparsa, son birkaç gün hiç yaşanmamış olurdu.

Yine aynı sabah gelirdi.

Aynı ışık.

Aynı masa.

Aynı sessizlik.

Bunun yeterli olması gerekirdi.

Ama—
ayakları geri de gitmedi.

İleri gidemiyordu.

Geri de dönemiyordu.

Sadece akışın dışında duruyordu.

Bu hâl, garip biçimde ona kendisi gibi geldi.

Belki de hep böyle yapmıştı.

Evin içinde de.

Babası konusunda da.

Bilmiyormuş gibi yaparak,
iki yöne de ilerlemeden,
aynı yerde durup kalmıştı.


Işık yeniden değişti.

İnsan akışı yeniden şekil değiştirdi.

Aynı yerdi.

Ama aynı değildi.

Zaman ilerliyordu.

Kesin olarak.

Onu geride bırakarak.

Birileri gülüyordu.

Telefondan bir ses yükseliyordu.

Ayakkabı sesleri kuru bir ritim tutuyordu.

Her şey gerçekti.

Dokunsa, gerçekten orada olacaktı.

Yine de—
sanki bütün bunların üstüne ince bir tabaka örtülmüştü.

Barış walking quietly through a street in Kızılay, Ankara
He kept walking, even though he still did not know where to go.

“Tuhaf olan ben miyim?”

Bu düşünce sonunda kelimeye dönüştü.

Etraf değişmemişti.

Şehir de.

İnsanlar da.

Zaman da.

Değişen şey—
belki de yalnızca kendisiydi.

Barış yavaşça yürümeye başladı.

Akışa karışmak için değil.

Sadece orada daha fazla durmaya dayanamadığı için.


Kavşağı geçti.

İnsanların biraz daha az olduğu bir sokağa girdi.

Yine de insanlar vardı.

Bu şehirde tamamen yalnız kalınabilecek yer pek yoktu.

Küçük bir kafenin önünde durdu.

Camın ardından biri kahve içiyordu.

Pencere kenarında bir masa.

Hiçbir şey düşünmüyormuş gibi duran bir yüz.

O görüntü ona tuhaf biçimde uzak geldi.

İçeri girse,
kendisi de öyle oturabilir miydi?

Hiçbir şey düşünmeden,
yalnızca zamanın geçmesine izin verebilir miydi?

Hayal etti—
sonra vazgeçti.

Yapabileceğini sanmıyordu.

Şu an nereye otursa, aynı şey onunla gelecekti.

Evden çıkınca kaybolmadığı gibi,
kafeye girince de, şehirde yürüyünce de
bu ağırlık içinden ayrılmayacaktı.

Barış standing outside a café window in Kızılay, Ankara
Inside, life continued normally. He could only watch from outside.

Kafenin önünden geçti.

Gölgesi ayaklarının dibine düştü.

Sanki kendi gölgesi bile onu biraz geriden takip ediyordu.

O anda—
hava çok hafif kıpırdadı.

Yüzüne değmedi.

Kıyafetleri oynamadı.

Yine de bir şey kesin olarak geçip gitmişti.

Barış durdu.

Arkasına baktı.

Kimse yoktu.

Ama artık biliyordu.

Bu hayal değildi.

Bir şey vardı.

Görünen bir şey değildi.

Ama kesinlikle vardı.

Evin içinde de vardı.

Sabah ışığının içinde de.

Ve şimdi, bu insan akışının ortasında da aynı şekilde gizlenmişti.


“Gidecek miyim?”

Bu söz bir kez daha belirdi.

Bu kez kaçacak yer yoktu.

Barış yavaşça nefes verdi.

Henüz cevap yoktu.

Nereye gideceğini bilmiyordu.

Neyi aradığını da.

Babasının hangi parçasıyla karşılaşacağını da hiç göremiyordu.

Yine de—
kesin olan tek bir şey vardı.

Artık

“geri dönen tarafta” değildi.

Şehir hareket etmeye devam ediyordu.

Kimse durmuyordu.

O akışın içinde—
yalnızca Barış biraz geride kalmıştı.

Ama bu gecikme artık “tereddüt” değildi.

Bu,
yola çıkmadan hemen önce beliren
sessiz bir uyumsuzluktu.

Yolculuğa Devam Et
Önceki Bölümü Oku Sonraki Bölümü Oku
Bölüm Listesi Ana Sayfaya Dön
Barış standing in Kızılay Square at sunset in Ankara

この記事が気に入ったら
フォローしてね!

  • URLをコピーしました!
  • URLをコピーしました!
Contents