
Mesafe, yürüdükçe değişmeliydi.
Barış kuru yolun üzerinde dururken bunu düşünüyordu.
Love Valley sabahı, dünden biraz daha beyazdı. Kaya sütunlarının çizgileri ışığın içinde eriyor, uzaktaki vadi hâlâ uyuyormuş gibi sessiz duruyordu. Rüzgâr estikçe ince kumlar ayakkabısının kenarına çarpıyor, küçük sesler çıkarıyordu.
Dün o köpek gerçekten oradaydı.
Ve bugün de oradaydı.
Barış bunu kabul etmek istemiyordu.
Aynı vadide bir köpek olması tuhaf değildi. Kapadokya’nın köylerinde köpek olurdu. Yollarda, tepelerde, dükkânların önünde. İnsan hayatının yanında, doğal bir şeymiş gibi.
Ama o köpek farklıydı.
İnsanların yaşadığı yerlerden biraz uzakta, sanki kimseye ait değilmiş gibi duruyordu.
Vadinin derinine uzanan tek yol.
O yolun ilerisinde, dünkü gölge vardı.
Barış yavaşça yürümeye başladı.

Bir adım.
Kuru toprak ses verdi.
İki adım.
Rüzgâr yüzüne değdi.
Üç adım.
Köpek kıpırdamadı.
Mesafenin kısalması gerekiyordu.
Ama gözündeki köpeğin büyüklüğü değişmiyordu.
Barış durdu.
Gözlerini kıstı.
Uzaklık algısı mı bozuluyordu?
Belki vadinin yapısı yüzündendi. Love Valley’de kayalar, yakını uzak, uzağı yakın gösteriyordu. Işıkla gölge üst üste gelince, mesafe duygusu bulanıklaşıyordu.
Böyle düşünürse açıklanabilirdi.
Açıklanması gerekiyordu.
Barış tekrar yürüdü.
Bu kez biraz daha hızlı.
Ayağının altındaki taşlar yuvarlandı, kuru ses vadide yankılandı. Sabah havası soğuktu ama sırtının içinde yavaşça bir sıcaklık büyüyordu.
Köpek hâlâ aynı yerde görünüyordu.
Hayır.
Aynı mesafede görünüyordu.
Korkutucu olan buydu.
Uzakta değildi.
Yaklaşılamıyordu.
Barış nefes aldı.
“Böyle bir şey olamaz.”
Bunu sesli söyledi.
Ama sesi vadinin içinde inceldi, kendisine ait değilmiş gibi geri döndü.
O sırada sağdaki kayanın ardından genç bir kadının gülüşü duyuldu. Turist olmalıydılar. İki kişi fotoğraf çekerek yürüyordu. Kırmızı bir eşarp rüzgârda sallanıyordu.
Kadınlardan biri köpeğin olduğu tarafa baktı.
Barış istemeden onun bakışını takip etti.
Görüyor muydu?
Onlar da o köpeği görüyor muydu?
Ama kadın hemen telefonunu kaldırdı ve kaya sütunlarını arkasına alıp gülümsedi.

Köpeğe hiçbir tepki vermedi.
Barış’ın boğazı kurudu.
Görmüyor muydu?
Yoksa görüp de önemsemiyor muydu?
Aradaki farkı anlayamıyordu.
Yolun kenarına çekildi ve ikisinin geçmesini bekledi.
Parfüm kokusu bir an rüzgâra karıştı, sonra kayboldu. İnsan varlığı uzaklaşınca, vadi yine eski sessizliğine döndü.
Barış köpeğe yeniden baktı.
Oradaydı.
Aynı duruşla.
Aynı mesafede.
Göğsünün içinde küçük bir öfke doğdu.
Korkudan çok, anlayamamaktan gelen bir öfkeydi bu.
İnsan, anlamadığı şeye isim vermek ister.
Tesadüf.
Yorgunluk.
Yanılsama.
Yolculuk tedirginliği.
Böyle adlandırınca kalp biraz yatışır.
Ama isim verince kaybolmayan şeyler vardır.
Babası da öyleydi.
Kayboluş.
Sessizlik.
Seçim.
Hangi kelimeyi kullanırsa kullansın, babasının yokluğu değişmiyordu.
Ve şimdi, karşısındaki köpeğe de hiçbir kelime uymuyordu.
Barış hafifçe başını salladı.
Babasını düşünmesine gerek yoktu.
Şimdi sadece köpeği düşünmeliydi.
Bunu düşündüğü anda, dünkü yaşlı adamın sözü geri geldi.

Bu vadi, insanların geride bıraktığı şeyleri iyi hatırlar.
Geride bırakılan şeyler.
Babasının bıraktıkları.
Kendisinin geride bıraktıkları.
Kelimeler vadinin havasına karışıyor, kaybolmuyordu.
Barış yürümeyi bıraktı.
Bu kez tersine, geriye doğru bir adım attı.
Köpekle arasını açmak için.
Bir adım.
Köpek değişmedi.
Bir adım daha.
Değişmedi.
Üç adım geriye gitse de, köpeğin çizgisi aynı kaldı.
Barış’ın parmak uçları soğudu.
Yaklaşsa da uzaklaşsa da mesafe değişmiyordu.

Böyle bir şey olamazdı.
Olamazdı ama gözlerinin önünde öyle görünüyordu.
Gözlerini kapattı.
Birkaç saniye.
Rüzgârın sesi.
Uzakta bir kuş.
Bir yerlerde düşen küçük bir taş.
Gözlerini açtı.
Köpek, başını çok az çevirmişti.
Ona bakıyordu.
Açıkça.
Barış nefesini tuttu.
O bakışta öfke yoktu.
Tehdit de yoktu.
Sadece bekliyordu.
Ama neyi?
Neden onu?
Barış bir adım atmak istedi.
Ama ayağı kıpırdamadı.
İçinde bir yer hâlâ geri dön diyordu.
Yaklaşırsa bir şey bitecekmiş gibi geldi.
Aynı anda, yaklaşmazsa hiçbir şey başlamayacakmış gibi de.
Vadinin rüzgârı güçlendi.
Kaya gölgeleri yerde yavaşça kaydı.
O gölgelerin içinde yalnızca köpeğin gölgesi koyu kaldı.
Sanki ışıktan da, zamandan da biraz dışarıdaydı.
Barış sonunda fark etti.
Köpeği takip etmiyordu.
Köpek onu ölçüyordu.
Ne kadar geleceğini.
Nerede duracağını.
Neden korktuğunu.
Bunlar ses olmadı.
Ama göğsünün içinde küçük bir şey çözüldü.
Düne kadar olan tuhaflık artık dışarıdaki bir olay değildi.
İçine girmeye başlamıştı.
Barış yavaşça nefes verdi.
“Sen… ne biliyorsun?”
Sesi rüzgârda kaybolacak kadar küçüktü.
Köpek cevap vermedi.
Elbette.
Yine de o sessizlik, yalnızca sessizlik değildi.
Cevap vermeyerek bir şey söylüyor gibiydi.
Barış kıpırdayamadan durdu.
Love Valley’nin derinine uzanan tek yol.
Yaklaşsa da uzaklaşsa da değişmeyen mesafe.
O yolun ilerisinde köpek sessizce ona bakıyordu.
Sonra, ilk kez, yavaşça arkasını döndü.
Gitmiyordu.
Kaçmıyordu.
Sanki Barış’ın gelebilip gelemeyeceğini deniyordu.
Barış’ın ayağının dibinde küçük bir taş yuvarlandı.


