Kaçacak gibi değildi.
Barış’ı en çok huzursuz eden de buydu.
Love Valley’nin derinlerinde, köpek arkasını dönmüş duruyordu. Gitse anlardı. İnsandan kaçsa anlardı. Havlaması, kendini yere yaklaştırması da bir hayvan için doğaldı.
Ama bu köpek bunların hiçbirini yapmıyordu.
Sanki en başından beri kaçmasına gerek olmadığını biliyordu.
Sabah ışığı yükselmiş, kaya sütunlarının gölgeleri yavaş yavaş kısalmaya başlamıştı. Kuru toprak kokusuna, otların yeşil kokusu hafifçe karışıyordu. Uzakta turistlerin sesi vardı ama buraya kadar ulaşmıyordu.
Barış ayaklarının dibindeki taşa baktı.
Az önce yuvarlanan küçük taş, yolun kenarında durmuştu.
Bir tek o normaldi.
Hareket ederse yuvarlanır.
Eğim varsa düşer.
Ama o köpekle arasındaki mesafe normal değildi.
Yaklaşsa da, uzaklaşsa da değişmiyordu.
Ve şimdi köpek kaçmıyordu.
Barış yavaşça bir adım attı.
Köpek kıpırdamadı.
Bir adım daha.
Yine kıpırdamadı.
Üçüncü adımda sadece kulağı hafifçe oynadı.
Hepsi bu.
O küçük hareket, daha da ürkütücüydü.
Görmüyor değildi.
Duymuyor da değildi.
Farkındaydı.
Ve kaçmıyordu.
Barış’ın nefesi sığlaştı.
“Sen nesin…”
Sesi vadinin havasına karışıp kayboldu.
Köpek dönmedi.
Sadece oradaydı.
Kayaların arasında, bir gölge gibi duruyordu.

Barış çocukken gördüğü sokak köpeklerini hatırladı. Ankara’nın arka sokaklarında, elindeki ekmeğe yaklaşan köpekleri. Fazla yaklaşınca kaçarlardı. İnsan peşlerinden giderse, daha da uzağa giderlerdi.
Köpekler insanla arasındaki mesafeyi bilir.
Çok yakın tehlikelidir.
Çok uzak ulaşılamaz.
Bu yüzden köpekler, mesafeyle yaşar.
Ama bu köpek farklıydı.
Mesafeden korkmuyordu.
İnsandan korkmuyordu.
Belki de ölçülen kendisiydi.
Ne kadar yaklaşacağı.
Nerede duracağı.
Geri dönüp dönmeyeceği.
Barış yumruğunu hafifçe sıktı.
Babası da böyle bir şeyin önünde durmuş muydu?
İlerleyemeden.
Geri dönemeden.
Bu düşünce belirir belirmez, göğsünün içinde bir soğukluk yayıldı.
Babasını buraya bağlamak istemiyordu.
Ama Kapadokya’ya geldiğinden beri babasının yokluğu yalnızca geçmişte kalmış bir şey olmaktan çıkmıştı.
Kaya aralıklarına, ayak seslerinin arkasına, sessizliğin içine babasının gölgesi karışmaya başlamıştı.
Barış köpeğe baktı.
Köpek hâlâ arkasını dönmüş duruyordu.
Ama tamamen ilgisiz değildi.
Kuyruğu çok hafif oynadı.
Rüzgâr olabilir.
Böyle düşünmek istedi.
Ama artık her şeyi rüzgâra bağlayamıyordu.
Biraz ileride yol ikiye ayrılıyordu.

Sağ taraf vadinin derinine inen dar bir yoldu.
Sol taraf kayaların arasından geçip biraz daha yüksek bir yere çıkan yol.
Köpek, o ayrımın hemen önünde duruyordu.
Hangi yöne gideceğini mi gösteriyordu?
Yoksa sadece orada mı duruyordu?
Barış karar veremedi.
Karar verememek, onu biraz daha ileri itti.
Bir adım.
Bir adım daha.
Bu kez köpekle arasındaki mesafe gerçekten biraz kısalmış gibi oldu.
Ama köpek kaçmadı.
Dönüp bakmadı bile.
Sanki Barış’ın geleceğini biliyormuş gibi, sessizce bekledi.
O sırada kayanın ötesinden alçak bir ses geldi.

“Bu köpek senin mi?”
Barış irkilip döndü.
Orta yaşlı bir adam, omzunda eski bir bez çantayla duruyordu. Buralı olmalıydı. Yüzü güneşten yanmış, göz çevresinde derin çizgiler vardı.
“Hayır,”
dedi Barış.
“Tanımıyorum.”
Adam köpeğe baktı.
“Öyle mi.”
Sadece bunu söyledi, sonra bir süre sustu.
Barış adamın yan yüzüne baktı.
“Onu… görüyorsunuz, değil mi?”
Söyler söylemez sorunun tuhaflığını fark etti.
Adam gözlerini hafifçe kıstı.
“Görüyorum.”
Sonra kısa bir şey ekledi.
“Ama böyle köpekler herkesin peşine takılmaz.”
Barış’ın boğazı düğümlendi.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Adam omuz silkti.
“Ne demek olduğunu bilmem. Ama eskiden beri buralarda olurlar. İnsana bakan köpekler.”
“İnsana bakan?”
“İnsan köpeğe bakmaz. Köpek insana bakar.”
Adam daha fazlasını söylemedi.
Bez çantasını omzunda düzeltti ve kayaların arasındaki yoldan yavaşça uzaklaştı.
Barış onun arkasından baktı.
İnsana bakan köpek.
Bu söz, tuhaf bir sessizlikle göğsünde kaldı.
Köpek insana bakar.
Seçmez.
Sınamaz.
Sadece bakar.
Barış kendi ellerine baktı.
Avuç içleri hafifçe terlemişti.
Korkuyordu.
Ama bu korku, düne kadarki korkuya benzemiyordu.
Kaçmak istediği bir korku değildi.
Görülmenin korkusuydu.
Sanki içindeki şeylere kadar sessizce bakılıyordu.

Köpek sonunda yavaşça döndü.
Uzak bir yüz.
Koyu gölgenin içindeki gözler.
O gözler Barış’ı suçlamıyordu.
Çağırmıyordu da.
Sadece orada durmasına izin veriyor gibiydi.
Barış bir adım daha attı.
Köpek kaçmadı.
O anda göğsünün içinde küçük bir şey değişti.
Korkunun içine, çok az başka bir duygu karıştı.
Bilmek istiyordu.
Neden kaçmıyordu?
Neden onun karşısına çıkıyordu?
Neden babasının hatırası yaklaştıkça, bu köpek de yaklaşıyordu?
Cevap yoktu.
Köpek yalnızca sağdaki dar yola doğru bir adım attı.
Ve durdu.
Döndü.
Barış’a baktı.
Sonra yeniden yürüdü.
Yine durdu.

Bu bir emir değildi.
Buna rehberlik demek için de henüz çok erkendi.
Ama tesadüf demek için artık çok geçti.
Barış yol ayrımının önünde durdu.
Sola giderse, eski yola dönebilirdi.
Sağa giderse, köpeğin peşinden gitmiş olacaktı.
Rüzgâr kayaların arasından geçti.
Kuru bir ses duyuldu.
Barış sağdaki yola baktı.
Dar, karanlık ve sonu görünmeyen bir yoldu.
Köpek o girişte, kaçmadan bekliyordu.
Sanki Barış’ın henüz bilmediği zayıflığını bile çoktan biliyormuş gibi.


