
Alacakaranlık, cevapları saklayan bir renge sahipti.
Barış, Zelve’nin yüksekçe bir yerinde duruyordu. Dar geçitten çıktıktan sonra, fark etmeden buraya gelmişti. Nasıl yürüdüğünü tam hatırlamıyordu.
Arkasında çökmüş mağaraların gölgesi vardı.
Önünde, kırmızıya dönerek inmeye başlayan Kapadokya göğü.
Ve biraz ileride, bir kayanın üzerinde o köpek.
Kaçmıyordu.
Yaklaşmıyordu.
Sadece oradaydı.
Bu kadarı bile artık normal değildi.
Rüzgâr tepenin üzerinden geçiyordu. Kuru otlar alçaktan hışırdıyor, kaya yüzlerinin gölgeleri uzuyordu. Uzaklardaki turist sesleri alacakaranlığın ışığına karışmış, buraya kadar ulaşmamıştı.
Barış köpeğe baktı.
Göreme’de uzaktan gördüğü gölge.
Love Valley’de değişmeyen mesafe.
Zelve geçidinde kayan duyular.
Meydanda üst üste gelen bakış.
Hepsi tek bir çizgi olmuş, göğsüne geri dönmüştü.
Tesadüf değildi.
Ama ne olduğunu bilmiyordu.
Bilmeden, buraya kadar gelmişti.
Köpek yavaşça başını kaldırdı.
Gözleri, gün batımının içinde bile koyu duruyordu. Keskin değildi. Şefkatli de değildi. Sadece sakindi.
Barış nefes aldı.
“Sen…”
Sesi kısıldı.
Devamı gelmedi.
Köpek hiçbir şey söylemedi.
Elbette.
Ama o sessizlik artık boş değildi.
Defalarca gördüğü sessizlik.
Babasının yokluğuna benzeyen sessizlik.
Annesinin konuşmadığı sessizlik.
Deniz’in öfkeyle örttüğü sessizlik.
Hepsi şimdi bu tepedeki rüzgârın içinde üst üste gelmişti.
Barış bir adım attı.
Köpek kıpırdamadı.
Bir adım daha.
Yine kaçmadı.
Yaklaşabilirdi.
Bunu düşündü.
Ama göğsünün içi sıkıştı.
Yaklaşırsa bir şeyi kabul etmiş olacaktı.
Bu köpeğin sıradan bir köpek olmadığını.
Bu yolculuğun artık sadece babasının izini sürmekten ibaret olmadığını.
Ve kendisinin de eski hâline dönemeyeceğini.
Barış durdu.
Güneş, köpeğin arkasına doğru iniyor, geriye yalnızca koyu bir çizgi kalıyordu.
Görüntü güzel olmaktan çok ürkütücüydü.
Korkutuyordu, ama gözlerini ayıramıyordu.
Köpek tepenin kenarına doğru yürüdü.
Oradan uzak vadi görünüyordu. Kayaların arasından geçen yollar. Çökmüş mağaralar. İnce ince uzayan gölgeler.
Köpek vadiye baktı.
Barış da aynı yöne baktı.

Orada ne olduğunu bilmiyordu.
Ama tuhaf bir şekilde, göğsünün içinde bir şey kıpırdadı.
Yeraltı.
Bu kelime nedense aklına geldi.
Göreme’de hissettiği o giriş duygusu.
Zelve’de yerde gördüğü çizgi.
Babasının eski defterindeki işarete benzeyen iz.
Hepsi aşağıya doğru gidiyormuş gibiydi.
Barış bu düşünceyi uzaklaştırmak istedi.
Ama artık gitmedi.
Köpek döndü.
Gözleri doğrudan Barış’a baktı.
Sanki bir soru soruyordu.
Hayır.
Soruyu soran köpek değildi.
Kendisi soruyordu.
O köpek ne?

Bu soru, ilk kez içinde açık bir şekil aldı.
Barış bunu sesli söylemedi.
Söyleyemedi.
Söylese, bir şey gerçekten başlayacakmış gibi geldi.
Köpek yavaşça oturdu.
Tepenin kayasında sessizce.
Bu, bekleyen bir duruştu.
Kovalayan değil.
Kaçan değil.
Barış o sorudan kaçmayı bırakana kadar bekleyen bir duruş.
Barış’ın eli hafifçe titredi.
Korkuyordu.
Ama bu korkunun içinde, düne kadar olmayan başka bir şey vardı.
Cevap istemek.
Babasına dair.
Bu köpeğe dair.
Buraya geliş nedenine dair.
Her şeyi bir anda bilmek istemiyordu.
Ama artık görmemiş gibi yapamazdı.
Barış alacakaranlık göğüne baktı.
Ankara’dan çıktığında, babasını anlamak için yola çıktığını sanıyordu.
Ama şimdi farklıydı.
Babasını anlamak, kendini anlamaya dönüşmeye başlamıştı.
Ve o eşiğin önünde, her defasında bu köpek vardı.
Köpek ayağa kalktı.
Tepenin kenarından biraz uzaklaştı, yavaşça başka bir yola yöneldi.
Bu yol, Göreme’ye dönen yol değildi.
Daha uzak bir yere gidiyordu.
Yeraltı şehirlerine uzanan yön.
Barış bunu bildiği için değil.
Ama nedense anladı.
Sırada aşağısı vardı.
Dışarısı değil.
Yukarısı da değil.
Daha derin bir yer.
Köpek birkaç adım attı ve durdu.
Döndü.
Gün batımının içinde yalnızca gözleri sessizce kaldı.
Barış kıpırdayamadı.
Ama artık yalnızca kaçmak istemiyordu.
İçinde soru tekrar tekrar yankılanıyordu.
O köpek ne?
Neden hep karşıma çıkıyor?
Babamla bir ilgisi mi var?
Cevap yoktu.
Sadece rüzgâr esti.
Köpeğin gölgesi uzadı, Barış’ın ayaklarına değecek gibi oldu.

O anda Barış ilk kez şunu düşündü.
Bu gölgeyi takip ederse artık geri dönemeyecekti.
Yine de onu kaybetmek istemiyordu.
Köpek sessizce yürümeye başladı.
Bu kez beklemedi.
Barış tepede durup onun arkasından baktı.
Güneş tamamen batmadan, köpeğin bedeni kaya gölgesinin içinde kayboldu.
Geriye FF kaldı.
Kızıl gökyüzü.
Ve göğsünde sönmeyen o soru.
O köpek ne?
Artık bu soru yalnızca köpeğe sorulmuyordu.

